Yazı Detayı
14 Şubat 2021 - Pazar 13:25
 
“ ALMA MAZLUMUN AHINI...”  
Mehmet Nuri BİNGÖL
 
 
(HİKÂYE- M. Nuri Bingöl)   Öğle güneşi ortalığı şakır şakır yıkıyordu. Işık oklarını pancur aralıklarından içeriye yolluyor, açık olanlarından ise yılkı atı gibi heyecanla dalıyordu odaya, hasta karyolasının başucuna iri yağmur damlası hızıyla düşüyordu. Karyolaya bakarak oturmuş dertli gözlerin sahibi iki büklümdü, olacağı düşünerek arada bir iç çekiyor, ezberindeki “Yasin-i Şerif”i hastaya sezdirmeyerek yürekten okuyor, dudakları kımıldıyordu. Şen şakrak sesleri duyulan çocukların susturulmamasına bir mim koydu başörtüsünü düzeltirken. “Bari bu gün...” diye hayıflandı. Hem kendisi hem yataktaki hasta annesi için çok hissin “simgesi” olan yediveren asmada olgunlaşmamış üzümler salınıyordu. Göz ve gönüllere bin bir gönül hamulesi bırakıyordu bu durum. “Yöremizde koruk denen olgunlaşmamış üzümler mayhoş bir tada sahip.” dedi içinden. Sekerat anına doğru bir zaman çelenginin “tekerlenmesi” gibi koşarca giden hastayı hiç düşünmeden, bir kaç kadın işçi büyük odanın önünü süsleyen asmadan “üç ayak” merdivenle koruk kesiyordu. Böylesi bir hengâmede “koruk şurubu” yapmayı düşünmek, o işçileri ayarlayan kimselerdeki “insan yüceliğine” verdikleri değer ve yüreklerindeki kıymet hükmünü bedihi olarak açığa vuruyordu. Belki de ömrünün son demlerini yaşayan hasta yumuk gözlerini büyük bir gayretle araladı. Avludan gelen cıvıldaşmaları dinledi bir müddet. Başucundaki büyük kızının memnuniyet tebessümüne dalgın bakışıyla karşılık verdikten sonra hafif bir sesle: “Bilir misin kızım,” dedi; “onu kendi ellerimle dikmiştim...” İçinde ampul ışığı varmış gibi işaret parmağıyla dalları açık pencereden içeri sarkmış asmayı göseriyordu. “Hatırlamaktayım.” dedi başucundaki. “Ne mutlu bana ki şimdi bile faydalandıkları bir şey bıraktım onlara. İstediğim sadece birazcık hürmet.” Bilinmez bir sükût girdabının dibinde durakladı sonra, birkaç fikir kırıntısı yokuş çıkan bir pirifaninin nefes nefese kalışı gibi zihninde örülürken eseflenebildi nihayet. “Bari bugün...” Yanında oturup içinden Yasini Şerif’in             “...veileyhi türca’un” kelimelerini tekrarlayan orta yaşlı kızı, “Bugüne ne olmuş ki ana?” dedi söyledi belli belirsiz. “Bugün de Allah’ın öbür günleri gibi bir vakit işte. İyileşip ayaklandığında  şükürle hatırlayacağın günlerden biri.” “Dediğine sen bile inanmıyorsun canım kızım.” diye zorlanarak bir gülücük yolladı ona. Bir şeyler söylemek için dudaklarını tekrar araladı, vehmî bir zihin esintisiyle derince nefeslendi. Yürekten geçirdikleri imanını açığa vuran tevhit kelimeleri ve selavatlardı. Her şeye rağmen yaşamanın o lezzetini taşıyan işçi, çocuk, kumru cıvıldaşmaları ince uzun avluda dolanıyor, duvarlardan sekip ta kulaklarına varıyor, bu da yetmişini aşmış hastayı muzdarip ediyordu. “Yıldız için şurup yapımı tamamlandı. Sırada Şahap’inki var.” “Şu koruklara da bakın hele, maşallah diyeyim de...” “Hemi de sulu sulu, taneleri koskocaman.” “Yediveren bu bacım, adı üstünde...” “Odun tükendi; ocak sönmek üzere, yakacak yollayın.” “ Şurubu şişeleyeceğimiz kaplar nerede?” “ Şeker de gerekir yeni şurup kurarken...” “Şekerin nerede olduğunu ben nereden bileyim. Havva ananızın evden haberi olmaz. Keşke büyükhanıma sorabilseydik yerini...” “Ama o da hasta yatağında.” Diğer işçi zihninden tamamladı cümleyi. “Belki de ölüm döşeğindedir. Havva Hanım’a da gün doğuyor yani.” Sual eden işçiye büyük torun, “Ben biliyorum yerini” dedi. “Anneannemi rahatsız etmeyin. Kilerde, hemen kapı yanındaki haralda.” Avludaki bütün başlar ikinci kat da sayılabilecek “tabaka”dan yazlığa çıkmış seslenen Havva Hanım’ın sesiyle dikkat kesildiler. “Ne zamandan beri kapı vuruluyor, birbirinizle çene yarıştırıyorsunuz siz. Dantelimi bırakıp aşağı ben mi ineyim?”  Otoriter sesin kıpırdatmasıyla köşeye çökerek avludakileri seyre dalmış olan erkek çocuğu uyuşuk uyuşuk yerinden doğruldu. Uykudan uyandırılmış bir kedi gibi gerindi, üzerine konmuş çok sayıdaki sineği kovduktan sonra terliklerini taş döşemede sürüye sürüye kapıya doğru gitti. “Kimdir yavrum?” diye soran Havva Hanım’dı.   *** “Annem nasıl ağabey? Düne göre daha sağlıklı değil mi?” Evin büyük oğlu Doktor, biraz da inanmadan temenni rengine boyayarak yöneltilen soruyu duymamazlıktan geldi. Annesinin sırtından ayırdığı dinleme cihazını masa üzerine bıraktı: “Her zamanki gibi işte. Bir değişiklik yok.” dedi. “Kalbi zayıf, bilmektesin. Asıl korkum kalbiyle ilgili...” “Bu sırada onu yatağa atan maraz, o değil böbrek yetmezliği... “Maraz” kelimesini yersiz bir gülücüğe sardıktan sonra pencereden sarkan seslere takıldı. Eğilip dışarı baktı, avludan geçerken telaşlı olduğundan çevresiyle ilgilenememişti. Avludaki uğraşa takılınca gözleri “beterin” cinsinden sertleşti. “Annem ölüm döşeğinde, bunların işine bak. Başka zaman neyse de. Kişilerdeki bu izansızlığı ne yapacağız bilmem ki.” “Nihayetinde iş geri kalamaz ki ağabey, koruklar olgunlaşacak bir iki gün sonra.” “Yine de bir evlat olarak bu yapılanı hürmetsizlik görmekteyim.” Emel Hanım ağabeyi doktora başını yaklaştırdı, sesi sanki dışarıdan duyulabilirmiş gibi perdesini indirdi: “İdare edeceğiz artık, bundan gayrı elimizden ne gelir?” Yattığı yerden seslenen annesine baktı, doğrulmak istiyordu. “Uzanırsan rahat edersin anne.” “Rahatlık için değil isteğim, rahatça konuşmak için. Beni doğrultun.” dedi titrek sesiyle. Kızına belli belirsiz göz atarak dudakları kesik kesik kımıldandı. Sanki bir şeyler doğmuştu içine. “Kalkıp mutfağı, kileri ve sonra da odamı temizleyip devşirmelisin,” dedi kırık dökük; “avludakilere bir şey belli etme, anlamazlar. Ne olur ne olmaz.” Evin doktor oğlu araya girdi, biraz da kasvetli havayı dağıtmak için: “Madem mutfağa gideceksin, şu şırıngayı da kaynat bizahmet. Annemin rahatlaması için iğne yapmalıyım.” Yaşlı hasta elini ağır bir hareketle ret mânasında kaldırdı; bu hareket bile onu yormuş gibiydi, tekrara yatağa uzandı. “Lüzum yok oğlum,” dedi. “Birazdan ısıtacaksınız zaten, boşuna çabalamayın.” İki evladının da gözlerinde ani bir endişe... Korku ürpertileriyle beti benzi attı Emel Hanım’ın. Doktor’unsa bakışları ayak uçlarına indi. Annesinin an an sararan simasını görünce içindeki kuyuya dalacak gibi oldu. Hasta kadın, kısa hengâmede gözlerini kapadı; zamanın nergiz çelengini şehadetle doldurmak için dudakları kıpır kıpırdı. “Hadi.. Ha..di...” diye söylendi kızına yönelerek. “Yorulacaksın ama dediğim yerleri nizamla. Bu vaktimde hatırımı sayıp biraz yorulsan...” Ortancala kızı isteksizce odadan ayrılırken gözleri bulutlanmış, nemlenmişti. İçinden hıçkırarak ağlamak da geliyor ama bunu annesinin duymasından çekindiğinden içine atıyordu. Doktor annesiyle yalnız kalmıştı odada. Tekrar bir dinleyeyim sırtını diye düşünürken aniden yorganın içine doğru kaydı Ayşe Hanım. Doktor’un “Aman anam!” deyişine koştu Emel Hanım. Annesinin hâlini görünce önce inanmak istemedi, vefatını anlayınca da dizleri üstüne çöktü, sicim gibi yaşlar boşaldı gözlerinden, ama sakince. Acısını seslendirmemesiyle tanınırdı. Birileri ona “gamsız” lakabını takmış olsa da...   ***   Kasaba’yı, doğu ve kuzeyden yeşillik baskınına uğramış bostanlardan en geniş toprağa sahip bir bahçede doğmuştu Ayşe Hanım. Babası “Hacemin Müslüm.”dü. Muhitte Müslim -ya da “Müslüm”- isminin fazla görülmesi bir Emevi halifesinin “bölgeye” Mesleme’yi vali yapmasından sonra olmuştur. Halk örfü bu ismi Müslüm şekline çevirmiştir. Küçük Ayşe’nin çocukluk ve gençlik yılları bahçede geçti elbet. Otlak ve dutluklarda, ipiri ve sulu meyveli narlıklarda, “heyirlik”lerde kendisine teslim edilen küçükbaşları güderdi. Bu işi ilk yaptığında daha küçüksün diye annesi onu salmak istemememişti engin sahraya. Ayak direyip koyunları gütme bahanesiyle evdeki büyüklerinin dedikodularını dinlemekten kurtulmuştu. Ayşe’ler Kerkük göçmeni... Daha sonraları bir büyüğü, yazıp çizmeye de meraklı torununa: “Aslında buraya yedi kuşak önce dedelerimizden tek kişi gelmiş oğlum.” demişti. “Kado derlermiş asıl adı Abdulkadir olan ilk babamıza. Kasaba ahalisini kayalıklara vurduğu balyozlarla uyandırırmış, taşçı imiş. Suriye üzerinden buraya gelirken diğer kardeşi orada kalmaya karar vermiş. Bayır mı, bucak mı, neresiyse oraya gitmek istiyormuş. Tek başına gelmiş o da.” Taraça biçiminde basamaklı olan bostanın en geniş tarlasının ucunda durur, güneşin son ışıklarını önce pembeleştirip sonra da kızartıp bozarttığı bulutlara dalar giderdi. Çoklarına pek garip gelen bir cömertliği vardı. Bahçeye bir fakirin geldiğini duymayagörsün bir, memnun yollayabilmek için herkesten önce o koşardı. Bir defasında muhtaç biri geldiği haber verildi, babası Müslüm Bey fakir için patlıcan toplamasını salık verdi. Birazdan Ayşe’nin, merkep üzerinde bir sele patlıcanla geldiğini görünce: “İyi, iyi de...” demişti; “bu mehsim (masum) bunca balcanı sırtlayıp götüremez ki...”   ***   Dinî değerleriyle uyuşmayan birine zoraki verildiğinden kendini kaybetmiş gibiydi. Ruhu donmuş, iradesini kaybetmişti. Sabahtan akşama kadar oturup etrafa garip gözlerle bakıyordu. Değil ev işlerini yapmak, bazen elbisesini giyinip saçlarını  taramayı bile akıl edemiyordu. Kasabanın küçük meydanına bakan evinde, evlendikten bir ay sonrasına kadar beyi giydirdi kendisini, saçlarını beyi taradı. Yemeklerini yaşlı kayınvalidesi yapıyor, banyosunda ona yardım ediyordu. Unutmadığı, ihmal etmediği tek husus; abdest almak, namaz kılmak, türlü dua ve surelerdi. *** “Bir ikindi sonrasıydı. Avlıdaki asma altındaydım, sedire uzanmıştım bir ara, dalmışım. O yaşıma kadar böyle esrarlı ve manalı bir rüya gördüğümü hatırlamıyorum. Her taraf ışıl ışıldı, tek leke bile yoktu rüyamdaki mekânda. “Şimdi avlusunda olduğum evimizi görüyordum. Yattığım peykeyi, avluyu, hatta göğü bile kuşatan havada mesteden bir koku vardı; güllaptandan fışkırır gibiydi, insanı mest ediyordu. “Avlunun dibindeki kiler mağarasından ak libasa sarınmış biri çıktı. Uzandığım sedir peykeye yaklaştı, yaklaştı, yaklaştı.  Ayakları yok gibiydi, avlu döşemesi üzerinde kayıyordu sanki; evin duvarları, asma, oda kapıları, mağara gibi o da parıltı saçıyordu etrafa. “Yanıma varıp yüzüme sevecen gözlerini dikti, leçeğimle örtük başımı okşadı. “Artık kalk kızım,”dedi. “ Çilen doldu nihayet. Emirlerini yerine getirmeyerek nankörlük yapma beyine, ne olursa olsun sen bununla mükellefsin Allah’a karşı. Nasıl yaşarsa yaşasın, imanı olduğu müddetçe ona karşı mesuliyetlerini yerine getir.” Ayşe Hanım’ın daha sonra torunlarına, evlatlarına, beyine ve diğer dostlarına anlattığı rüyasınnı idrak ettiği andan itibaren aniden yerinden silkinir gibi doğruldu. “İkinci kuşluk gelmiş, haspe zamanı...” düşüncesi onu mutfağa yolladı. Akşama aha ne kalmıştı. Ancak domatesli bulgur pilavı yetişebilirdi. Beyi ile kayınpederi birlikte girince  apışıp kaldılar önce, ardından da sordu beyi: “Avlu yıkanmış, mutfaktan da yemek kokusu geliyor. Annem evinde bildiğimce, senin annen mi uğradı yoksa?” “ Evde yalnızdım bugün.” “ Kim yaptı yemeği öyleyse, hâlin malum çünkü...” “ Benden başka yapacak kimse yok ki.” Gelini Ayşe’nin sorulanlara mantıklı cevaplar verdiğini görünce “Hacı Baba”nın:  “Hamdolsun Rabb’ime.” diye gözleri “ufaldı” birden. “Demek kızımız eski hâline döndü; şükürler Rabb’im.” Kızı gibi benimsemişti onu.   *** “Cuma Pazarı” Meydanı’ndaki evleriini kiraya vermişlerdi.Tekrar dönüklerinde tayin yerlerinden, kasabaya tekrar geldiğinde beyi memur olarak içinde Tapu Dairesi Müdürü vardı. Adam, “Ben kışlık odun kömür almıştım, şimdi çıkamamam.” deyince mecburen kız kardeşinin yanına indi. Kendi evine geçmede sabırsızlanıyordu, hem döşek yünlerini de havlandırması lazımdı. Yabancı bir evde olmasına rağmen dama yünleri serdi. O anda bastıran bir yağmurla bir kısmı sokağa sürüklenince Ayşe Hanım’ın alnı karıştı. Bir odundan dolayı onu sokakta bırakan tapucunun şu an ne rahat olduğunu düşündü içinden; oldukça buruktu. Ertesi gün birini yolladı eve bilgi almak için.  Çocuk telaşla döndü. “Sizin evinizin dış duvarında bir tabut dayalı...” dedi. Öğle vakti gelen beyine söyledi bunu. Beyi Cuma Meydanı’nın yolunu tuttu. Ve öğrendi. Tapu Müdürü bir kazada ölmüştü. Aldığı odunlarla cenazesini yıkamak için su ısıtıyorlardı. Tapu Müdürü’nün ailesini memleketlerine yollarken, aldıkları odun ve kömürün parasını verip o kış onlarla ısındılar. Kayınpederi “Hacı Baba” derin derin düşündü: “Boşuna dememişler. Alma malumun ahını, çıkar aheste aheste...”  Mehmet Nuri BİNGÖL            
 
Etiketler: “, ALMA, MAZLUMUN, AHINI...”, , ,  ,
Yorumlar
Yazarın Diğer Yazıları
27 Şubat 2021
YAZARIMIZ MEHMET NURİ BİNGÖL'DEN YENİ BİR KİTAP
21 Şubat 2021
28 ŞUBAT'ÇI "KAFA" BU SEFER DE ERDOĞAN'I HEDEF ALDI
13 Şubat 2021
Düşman Kime Saldırıyorsa ( Kavala Talebi Üzerine)
05 Şubat 2021
MANEVI  “SEYYİDLİK” RESULULLAH DĀVASINA SAHİP ÇIKMAKTIR
28 Ocak 2021
GEÇ BİR OSMANLI YAZISI
26 Ocak 2021
TARİHİ SEVDİREN ADAM'A RAHMET DİLEĞİYLE
23 Ocak 2021
Külliyat'ı Anlamak Üzerine-2
20 Ocak 2021
Külliyatı Anlamak Üzerine-1
11 Ocak 2021
Üstad Nursi ve “Müstağni Siyaset”
07 Ocak 2021
"SİLİK  SÖZ"LERİN GEZDİĞİ ARENA
25 Aralık 2020
Zekânın zekâtı Borcu Silmez; Mecazidir O...
18 Aralık 2020
ASIL AMBARGO ZİHİNLERDE; O KALKTIYSA ONLARCASI BİLE HAVA CİVADIR BİZE...
16 Aralık 2020
TARIK BUĞRA VE OSMANLI
10 Aralık 2020
TEK DERDİ DÜNYA OLAN ŞEBEKE
05 Aralık 2020
BİR KÜÇÜREK HİKAYE YAHUT "BİZİ NE SANIYOR BUNLAR?"
02 Aralık 2020
İNTERNET VE SOSYAL MEDYADA TÜRKÇENİN DOĞRU KULLANIMI
28 Kasım 2020
TEPETAKLAYDI İÇİM...
26 Kasım 2020
REFORM MU, İNŞA MI?
22 Kasım 2020
“AKİBET MÜTTAKİLERİN” VE “KADERE TESLİM” OLANLARIN DEĞİL Mİ? –
22 Kasım 2020
TAKLACI KUŞ OLMAK KİMİ VURUR ÖNCE?
20 Kasım 2020
“AKİBET MÜTTAKİLERİN” VE “KADERE TESLİM” OLANLARIN DEĞİL Mİ? –
18 Kasım 2020
TAKLACI KUŞ OLMAK KİMİ VURUR ÖNCE?
16 Kasım 2020
Said Nursi Kimlere Zındık Demişti?!
14 Kasım 2020
DUZAH MI, VİCDAN MI?
10 Kasım 2020
"Ehl-i Hak Olan Sünnet" İtikad Mezhebi...
08 Kasım 2020
“Muvakkat İttifak” ya da Tapu Dağıtmak…
04 Kasım 2020
BULUT VE ÖRDEK MESELİ
30 Ekim 2020
Mitoman Siyasi Belki Mazur; Ya Taammüden Yapan...
29 Ekim 2020
“VAN YOLUNDAKİ HAN KAPISI” YA DA MUZDARİP İSLAM ALEMİ…
17 Ekim 2020
NEDEN YA DA NERELERDEN DÜŞMEK
12 Ekim 2020
BU ASRIN BİR MÜCAHİDİ: FIRINCI AĞABEY
07 Ekim 2020
"TÜRKMENEM..."
02 Ekim 2020
BELİRSİZ BIRAKMAK DA BİR ALENİYETTİR!
26 Eylül 2020
Maydanoz ve Limon
20 Eylül 2020
EYÜP OTMAN AĞABEY
14 Eylül 2020
"Hakikat Alimi" Ne Menemdir?
08 Eylül 2020
Dünya Dedikleri Acayip Yer
02 Eylül 2020
LAYT LAİKRATOS, ARTAN SEKÜLERİZM
24 Ağustos 2020
NAVTEKS BİR ARA FORMÜL. ASIL HEDEF MEB (Müstakil Ekonomik Bölge)
20 Ağustos 2020
"Çığlığı Afakta Yankılanmayan Yazar” Olur mu?..
17 Ağustos 2020
ÇAY DEYİP GEÇMEYİN
10 Ağustos 2020
NUR'UN İKİ KURMAYINDAN BIRİ: Mustafa SUNGUR
08 Ağustos 2020
YİNE İSPANYOL SİYASETİ VEYA İSTANBUL SÖZLEŞMESİ
04 Ağustos 2020
OSMANLI'NIN TÖRESİ SÜNNET'İN TAA KENDİSİ...
30 Temmuz 2020
“Doğruyu Her Yerde Deme”mek, ama Hangi Makamda?
27 Temmuz 2020
Ne Fâcia! “Güneydoğu Nurculara Kal”mış!
24 Temmuz 2020
Kelam-ı Ezeli ve Hutbenin Arapça Okunması
24 Temmuz 2020
“Sarp Ufuklar”ın Hikâyesi
19 Temmuz 2020
NUR"LARIN (AHİRZAMANDAKİ) MAKAMI VE BÜTÜNLÜK...
16 Temmuz 2020
15 TEMMUZ'DA BİZE KEFEN Mİ BİÇMEK? ( Darbr darbe dirildik hamdolsun)
15 Temmuz 2020
Düşünme Özgürlüğüne Set Haline Dönüşmüş Bir Kanun: 5816
13 Temmuz 2020
Ayasofya Davası İçin Her Nakil Seslendirildi de...
11 Temmuz 2020
Ayasofya Davamız ve Muhafazakar Aydınlar
06 Temmuz 2020
"İBİBİKLER ÖTTÜĞÜNDE ORDAYIM "
01 Temmuz 2020
" DİN EDEBTİR" ( HAD DİNİ BİLMEK...)
28 Haziran 2020
İHLAS, HAL-İ ALEM SİYASETİ VE " SİYASET-İ İSLAMİYE"
26 Haziran 2020
GAZETECİ BİR DOSTLA SOHBET-2
24 Haziran 2020
GAZETECİ BİR DOSTLA MUSAHABE YAHUT MUHASEBE…
23 Haziran 2020
"HAKİKİ MEŞVERET"
21 Haziran 2020
İT, "TÜREVİ" CHP'NİN HALİ PÜR-MELALİ VE TİR TİR TİTREMEK!
19 Haziran 2020
" HEYYİ HEY!!!"
17 Haziran 2020
AĞABEYİM ( İktibas)
14 Haziran 2020
Said Molla, Şeyh Said ve Molla Said (Bediüzzaman) BİR mi?..
11 Haziran 2020
AYASOFYA FETHİ VE ZİNCİRLER...
09 Haziran 2020
VER ELİNİ TÜRKMENELİ ( yayını bekliyor) ROMANIMDAN BİR BÖLÜM
07 Haziran 2020
Bir Portre: Prof. Dr. Mehmet Kaplan
05 Haziran 2020
SÜNNET İTİKADINDA MEHDİ (AS)
01 Haziran 2020
VEHBİ'NİN KERRAKESİ
24 Mayıs 2020
BAY-RAM DÜŞÜNCELERİ...
16 Mayıs 2020
VER ELİNİ TÜRKMENELİ ( yayını bekliyor) ROMANIMDAN BİR BÖLÜM
11 Mayıs 2020
Mehmet Nuri Bingöl’le Mülakat
05 Mayıs 2020
SURİYE yahut "DİYAR-I ŞAM"
29 Nisan 2020
CORONA SÜRECİNDE İSLAM
27 Nisan 2020
FARİZA DENECEK KADAR AZİM VE EHEM MESELE
25 Nisan 2020
HER ZAMANIN PAKRADUNI'Sİ
19 Nisan 2020
AYA SOPHİA MI, MAHZUN MABED Mİ!( YAHUT FATİH'İN BEDDUASINDAN NE KURTULUŞ NE ZAMAN?)
13 Nisan 2020
EVDE MAHPUSKEN BAHAR
28 Mart 2020
NEFSİ YENMEK VE KORONAYI YENMEK. HANGİSİ ZOR?
19 Mart 2020
SAİT MOLLA MOLLA SAİD FARKI
08 Mart 2020
"Nâbî'yi Nabi Eden Hüsn-ü Nazar..."
08 Mart 2020
NE ÇEKTİKSE KAMAL'LARDAN...
03 Mart 2020
VATANI SEVMEK...
27 Şubat 2020
“İSTİKLÂLDEN İSTİKBÂLE” DENEME ESERİYLE “EFENDİ BEY” ROMANI
21 Şubat 2020
Enbiya Şehri URFA ama Diyarbakır "Şehr-i Ashab"
20 Şubat 2020
HALİLULLAH (AS.) YA DA MENFAAT PUTUNU KIRMAK...
19 Şubat 2020
BALTANIN SAPI...
14 Şubat 2020
Maydanoz ve Limon
10 Şubat 2020
KEŞKE HAKLI ÇIKMASAYDIK...
10 Şubat 2020
FASL-I PAŞA
09 Şubat 2020
“Hikmet-i Kudsiye” ile Felsefe Hikmeti Münazarası
08 Şubat 2020
“Hikmet-i Kudsiye” ile Felsefe Hikmeti Münazarası
05 Şubat 2020
“SEYDA!”
29 Ocak 2020
HAVANDA SU DÖVENLER... ŞİMDİKİLER GİBİ!
22 Ocak 2020
Doğubayezıd Hâni
17 Ocak 2020
“Elif Öğretmen” ve Romancı Hüseyin Yılmaz
13 Ocak 2020
FİKİR CÜCELİĞİ
10 Ocak 2020
TARİH; GERÇEK AYNASI
03 Ocak 2020
Yol Açıcılar- Yol Kapatıcılar
28 Aralık 2019
İDİLHAN, İLHANLI VE EL-MEGİDDO OVASI!..
26 Aralık 2019
“Hakikatı Dışlamış Kimselerle Tevhidi Toplum İnşa Edilemez.”
24 Aralık 2019
" ERKEĞE KARI LİBASI YAKIŞMAZ" VEYA "KENDİ YÜRÜYÜŞÜNÜ TERK ETTİ..." MESELESİ...
24 Aralık 2019
" ERKEĞE KARI LİBASI YAKIŞMAZ" VEYA "KENDİ YÜRÜYÜŞÜNÜ TERK ETTİ..." MESELESİ...
21 Aralık 2019
AKASYA YAHUT AĞAÇ- 2
19 Aralık 2019
GÖBEKLİTEPE DİYE BİR YER
16 Aralık 2019
KİMLERE?
08 Aralık 2019
YOKUŞTA YÜRÜYENLER ( Bir Emek Hülasası)
05 Aralık 2019
"ŞURA-YI HAKİKİ" VEYA "MEŞVERET-İ ŞER'İYYE"
24 Kasım 2019
MEHDİ İTTİHAD-I İSLAM ORDULARININ BAŞKOMUTANI... ( BEDİÜZZAMAN- EL: 266)
18 Kasım 2019
Dünkü Ağaç, Bugünkü Fidan -1
10 Kasım 2019
MANEVİ “SEYYİDLİK”, RESULULAH(ASM)NİN DĀVASINA SAHİP ÇIKMAKTIR!
10 Kasım 2019
ABD EŞKİYASI " DÜNYAYA HÜKÜMDAR OLMAZ”!
10 Kasım 2019
"ÜFÜRÜKTEN TEYYARE" KRİPTO VAZİFE
09 Kasım 2019
KISIR DÖNGÜ YAHUT "FASİT TEVİLAT"
17 Ekim 2019
SAVAŞ DEĞİL HAREKAT, İŞGAL DEĞİL FETİH!
17 Ekim 2019
AB "BARIŞ PINARI"NIN MANASINI TAM ANLAMIŞ...
17 Ekim 2019
31 MART “MEŞ’UM” VAKASI
17 Ekim 2019
HADİSLER KUR'AN'IN HAKİKİ TEFSİRİ, TERCÜMANIDIR
13 Ekim 2019
EDEBİYAT HAKKINDA BAZI NOTLAR
01 Ekim 2019
"… Bir gün de hesap” Dönünce Olacaklar Olur.
27 Eylül 2019
Hakikata Şahit Tarih; Ama Resmi Olmayanı ...
26 Eylül 2019
YOKUŞTU VE DÖNEMEÇLE SÜSLÜYDÜ YOLLAR
21 Eylül 2019
KİMİ "HATİAT"I TASHİH İÇİN "PALA" MI GEREK?...
18 Eylül 2019
İMAM ALİ ŞAMİL( ŞEYH ŞAMİL)
17 Eylül 2019
“FASL-I PAŞA”
16 Eylül 2019
Ha Çeçenya, Ha Suriye
13 Eylül 2019
Fetih Misyonu ve “Yakın Tutulan Düşman!”
12 Eylül 2019
"SİYASET-İ HAZIRA" GÜNLÜK POLİTİKA, "SİYASET-İ ALİYE" İSE İMANİ HİZMETTİR.
08 Eylül 2019
BİR BAŞKA ÇEŞME
07 Eylül 2019
Tahassür
29 Ağustos 2019
MALARZGİRT'TEKİ SIR VE HATIRLATTIKLARI
Haber Yazılımı