Yazı Detayı
20 Kasım 2019 - Çarşamba 12:23
 
BİTMEYEN ATATÜRKÇÜLÜK!
Hüseyin YILMAZ
mail.haber111@gmail.com
 
 

Düşünce ve edebiyat hayatımız, tenkid fukarası; sığ ve ufuksuz. Düşünce de, edebiyat da tenkidsiz gelişmez, gelişemez; hatalarından, zayıflıklarından kurtulamaz. Düşünceyi düzeltecek olan başka bir düşüncedir, mukabil bir düşünce. Eksikliklerimizi, kusurlarımızı bir başkası ifade ettiği zaman görürüz. Hatalarının yüzüne vurulmasından kim hoşlanır ki? Hoşlanmayız elbet… Kaldı ki, münekkid çoğu zaman söylemekle de kalmaz, tokatlar düşünceyi, yerden yere vurur; espiriye malzeme yapar.

Edebiyat, bütünüyle düşüncenin ifâde vasıtasıdır. Düşüncenin ve duyguların… İki kelimeye doğru dürüst bir araya getiremeyen biri roman yazıyorsa tokatlamaktan başka ne yapabilirsiniz ki? Madalya mı takacaksınız?

Hulâsa, tenkid düşünce ve edebiyatın zeminidir. O zemini kaybettiğinizde düşünce de, edebiyat da kendiliğinde ölür. Cumhuriyet devri düşünce ve edebiyat hayatımız gibi. İlk ve son münekkidimizdi Cemil Meriç. Ne yolunda yürüyebilen bir şâkirdi oldu, ne taklidine çalışan bir muhibbi.

Bu bir nebze uzun girizgahın sebebi, tenkidinden kendimi alamadığım bir makale. Serlevhası: “AK Parti’nin Atatürkçülüğü”. Muharrir, bir gazetenin neşriyat müdürü: İbrahim Kiras.

Karar Gazetesi’nin neşrettiği makale, iki iddialı hükümle başlıyor; isbatı imkânsız hükümler:

“Türk toplumunun çok büyük kısmı için Atatürk milli mücadelenin lideri ve cumhuriyetin kurucusu olarak saygı ve sevgi duyulan bir tarihî kişiliktir.” diye başlıyor Kiras. “Çok büyük” kısmından maksadı ne? Ne kadar büyük? Belli değil. Büyük kısım ekseriyeti aşan kısımdır, “çok”u da olunca cemiyetin hiç değilse dörtte üçü olmalı, değil mi?

Bu hüküm doğru olsa idi sevgili İbrahim, Cumhuriyet devri müddetince Atatürkçü partilerin biri iktidardan inerken yerine bir diğer Atatürkçü parti geçmeliydi. İkincisi yoksa, CHP mütemadiyen iktidarda olmalıydı. Hakikat bunun tam aksi değil mi, müdürüm? Darbelerin zoru ile bile iktidarda tutunamayan Atatürkçü partileri desteklemeyen o büyük çoğunluk kimi destekliyor acaba?

Parlak lâfın bir değeri vardır ancak kanatlandırdığı hakikat olursa, değil mi efendim!.. İlk hükmünüzü ne istatistikler teyid ediyor, ne bu ülkenin talihsiz bir asırlık geçmişi. Yanılıyorsunuz, ya da bilerek yanıltıyorsunuz…

Devam edelim mi? İşte muharririn ikinci hükmü:

“Farklı politik ve ideolojik gerekçelere dayanan farklı görüşlerdeki (sosyalist, liberal, İslamcı, milliyetçi…) aydınların bu konudaki eleştirel bakışlarının pek bir toplumsal zemini yoktur.”

Deme ya!.. Bugün sadece Risâle-i Nur Talebelerinin varlığı bile yalnız başına hükmünüzü sıfıra irca etmez mi? Diğer cemaat ve tarikatları da dahil ettiğinizde işte o dediğiniz çoğunluğu bulursunuz. Yok zannettiğiniz zemin, mahfî ve yekpare bir taş salabetiyle mevcud, fakat 5816 denen hukuk ucubesinin zulmanî geçmişi üstünü örtmüş, göremiyorsunuz. O muzlim perde yırtıldığında elbet de siz de uyanacak, hakikati göreceksiniz.

Kiras, sosyolojik tahlil adı altında cemiyetin de, hakikatin de kaşını gözünü yarmaya devam ediyor. İşte:

“Dindar/muhafazakâr kesimlerin genelinde Cumhuriyetin kuruluş yıllarındaki devlet düzenini laikleştirme politikalarına karşı duyulan hoşnutsuzluk sürüyor olsa da aslında “anti-Atatürk” damar sanıldığı kadar güçlü değildir.”

Kim, ne sanıyor İbrahim? Sanıldığı kadar, ne demek? Hangi istatistiğe, hangi araştırmaya dayanıyorsun? Hükmüne kendin de inanmıyor olacaksın ki, parantez içine aldığın cümle ile güya okuyucunu iknaa çalışıyorsun. Diyorsun ki:

“(Hatta çoğu zaman bu türden olumsuzlukları milli mücadelenin önderine konduramadığı için faturayı İnönü’ye kesmeyi tercih eder muhafazakâr kesim.)”

Yalanın daniskası bu, yahut gafletin. Biraz dürüst olmak ister misin İbrahim? “…bu türden olumsuzlukları milli mücadelenin önderine konduramadığı için” fatura İnönü’ye kesilmiyor. Ya, Koruma Kanunu adı altındaki hukuk satırı kelle aldığı için fatura doğrudan Kamal Atatürk’e kesilmek yerine, onun mirasının gönüllüsü olan, başka da hiçbir değeri olmayan İnönü’ye kesiliyor. Yani anlayacağın -ki anladığından eminim- İnönü’ye kesilen her faturanın adresi de doğrudan Kamal Atatürk’tür.

Satır satır tenkide devam etmek isterdim, zirâ hakikati ifade etmeyen hükümlerinizi takviye için serdettiğiniz sosyolojik arayışlar da boş. Hüküm boş olunca, izahın da gevelemeden öteye geçmemesi tuhaf değil ama ciddiyetinize yine de hayran kaldım. İnanarak mı, bütün o lafları bir araya getirdiniz, emin değilim. Yine de hüküm cümlelerinden daha iyi.

Satır satır tenkide iki sebeble devam edemiyorum: Birincisi, makalenin okunabilirliğini tehlikeye düşürmemek; diğeri çok fazla ciddiye almak olur. Bir makale tenkidi için kitab yazılmaz. Esasen tenkid ettiğim de bir makale değil, bu ülkenin en hayatî meselesi, asırlık marazı…

İzninizle sosyolojik izahlarınızı kısmen tayyedip devam edeceğim. Tehlikeli ve aldatıcı değerlendirmelerinizden bir diğeri var sırada. Diyorsunuz ki:

“Belki de “haddini aşan zıddına dönüşür” hükmü gereğince Atatürk karşıtı muhalefetin başkentliğinden Atatürkçülüğün kalesi olmaya giden İzmir’in durumu AK Parti’nin durumuna benzemiyor değil. Çünkü AK Parti de kuruluş yıllarında Atatürk karşıtı olmakla itham ediliyordu, bugünse Atatürkçülük yapmakla suçlanıyor. Peki, bu nasıl oluyor? İktidar partisinin oportünist yaklaşımı mı, mevcut muhalefetin saptırması mı bu görüntüyü oluşturuyor?”

İkisi de değil efendim. Ne Ak Parti göründüğü gibi samimiyetle Atatürkçüleşti, ne de muhalefet bu çapta bir saptırma kabiliyetine sahib. Olan şu:

AK Parti ve kadroları, 15 Temmuz travmasını aşıp bir türlü sakinleşemediler. O gece hayatlarına kasdeden tehlikenin ilk fırsatta tekrarlayabileceği ihtimali, büyük bir tedirginlik ve telaş olarak hükmünü icra ediyor. Bu tehlikeden sıyrılmanın en kestirme çözümü hâlâ mukabil bir güç olarak devlet içindeki hâkimiyetlerini devam ettiren asırlık Kemalist kadrolara sığınmaktı. En azından tehlikenin doğrudan hedefi olanlar öyle düşünüyor olmalılar ki, hiç düşünmeden bu darbeci, Kemalist ve Ulusalcılara bütün kapıları yeniden açtılar. Onları memnun etmenin veya bir nebze oyalayabilmenin bedeli olan tavizler ise tarifine çalıştığınız atmosferi meydana getirdi.

Nitekim bu takviye ve tahkim ihtiyacını cebrî devlet gücü olarak Kemalistlerle karşılayan AK Parti, sandığa bakan kısmını da yüz seksen derece zıd kutbunda yer alan MHP ile gidermekte tereddüd göstermedi. Kısacası, denize düşen, yılana sarıldı sevgili İbrahim. Hikâye bu kadar basit…

Şübhesiz bütün bu gariblikleri izah edecek başka tali sebebler de var, yeri geldiğinde onlara da temas ederiz. Lâkin aslî unsurları göz ardı ettiğinizde hakikat kaybolur, kaybedilir; makalenizde olduğu gibi.

Müsaadenizle bir hususu daha serrişte edip bu tatsız bahsi kapatayım:

“Atatürk artık bir kişi değil, toplumsal bir değer. Kimileri için olumlu, kimileri için olumsuz karşılıkları olan bir sembol. (Ama çoğunlukla olumlu.)” buyurmuşsunuz…

Değer meselesi zaten yanlış, izahı abes kaçar. Korkunun mahsulü parantez içi kaydınıza ise güldüm sevgili İbrahim. Bir gazeteci olarak siz bile ateşi paçalarınızı sarar korkusunu bu şekilde uzaklaştırmaya çalışırken zavallı halka söyleyecek sözüm olabilir mi? Ama boşuna korkuyorsunuz, kader değişmez. Ölüm ise mutlak hakikattir. Biraz daha cesaret, biraz daha samimiyet lâzım.

Hulâsa mı? Kaçıncı hulâsa olacak bu!.. Yine de bir daha ifade edeyim:

Bu ülkenin de, İslâm Ümmetinin de en büyük problemi, adına Kemalizm denilen ve mânevî vatanımızı yıkmak için doğrudan Batının devşirdiği cebrî inkılâbdır. Ankara bu inkılâbın gönüllüsü olmuş, Kamal Atattürk de birinci sıra rolü oynamıştır. Dini, tarihi, irfânı, dili tahrib edilmiş; manevî vatanı imha edilmiş bir milletin şuur felci yaşayan mensublarıyız. Derdimizi kabul etmediğimiz için de şifa bulamıyoruz. Aksine derdimizi derman sanıyoruz, mankurtlar gibi; sevgili İbrahim. Mankurtlar gibi…

 
Etiketler: BİTMEYEN, ATATÜRKÇÜLÜK!,
Yorumlar
Haber Yazılımı