Yazı Detayı
16 Mart 2020 - Pazartesi 12:59
 
Bizim Mahallenin İnsanları: ARICI SÜLEYMAN AMCA
Mahir ADIBEŞ
 
 

Yunus Gönüllü Adam:

Bunlar bizim mahallenin insanları!.. Bizim, sizin ne fark eder, ülkemizin insanları. Gözü tok, kanaatkâr, gönlü zengin insanlar. Adeta tuğlaların arasındaki harç gibiler, nesilleri birbirine yakın tutmak için varlar. Bazısı fırıncı bazısı çifti, berber, marangoz vesaire ne iş yaparsa yapsın severek yapan insanlar. Onlar bizim hafızamız, sesimiz, aksakallılarımız, gönül dostlarımız…

Her mahallede böyle insanlar vardır. Farkında bile olunmaz, onların kıymeti ölmeden önce bilinsin istiyoruz. Sevinince gülmezler, üzülünce belli etmezler, sıkıştırmayınca konuşmazlar. Onlar için davranışları, yaptıkları önemli değil, tabi halleri. “Konuşacak bir şey yok ki işte geldik gidiyoruz,” diyorlar.

Çiğli Köyiçi Mahallesi, zamanında büyük bir köymüş. Ekilen tarlalar ve hayvancılık varmış. Meyve bahçeleri, zeytinlikler etrafta bolmuş. Şehirleşme yüksek binalarla çevresini sarmış ama merkeze dokunamamış hâlâ sokaklar dar, esnaf eski küçük dükkânlarda iş yapıyor. Uzaktan geçenler el sallayarak selam verir. Günümüzde etrafta ne mera kalmış ne de bağ-bahçe.

“Benim kimseye kötülüğüm dokunmadı,” diyerek söze başlıyor Süleyman Amca, “evim biraz ötede, sabah geliyorum akşama kadar buradayım. Kahveye gitmem, beni arayan burada bulur…” derken yolun kenarında bal, polen, kabak, ebegümeci, fasulye, ısırgan v.s. sattığı yeri kastediyor. Bazen arıların yanına gidiyormuş. Bahçeye sulamak için gece, sebzeleri, otları toplamak için sabah erkenden kalkıp işleri hallediyormuş.

Namaz vakti yaklaşınca yolun karşısında Çay Mahallesi Camisinin şadırvanında abdestini alıp ezanla birlikte camiye giriyor. İnşaatlarda kullanılan el arabasını tezgâh yapmış. Arabanın üzerinde sattığı ürünler öğlece duruyor, yanında kimseler yok. Bir karton kutu içerisinde açıkta bozuk paralar… “Sen yokken paraları, balları alan olmuyor mu?” diye soruyorum, gülümsüyor; “Alsın be, ihtiyacı varsa helal olsun…” diyor, Yunus gönüllü adam. Ne tezgâhın üzerindeki bozuk paraları sayıyor ne de arabanın üzerindeki bal kavanozlarını.

Süleyman Yıldız, İzmir Çiğli, Köyiçi Mahallesinde ikâmet etmektedir. Mahalle sakinleri tarafından tanılan ve saygı duyulan biri. “Burada herkes birbirini tanır,” diyor. Elinden geldiğince çevresine yardımı dokunuyor. Yetmiş beş yaşa göre henüz dinç duruyor. O Köyiçi Mahallesinin Arıcı Süleyman Amcası. Sarışın, uzun boylu, pehlivan yapılı adam; başında püsküllü fesi ve kareli gömleği ile nerede görsen tanırsın. Azdan ağarmış saçları, kaşları, sakalına rağmen onun yüzünde hiç derin izlere rastlamazsın. O sempatik görüntüsünü, güler yüzünü herkese gösteriyor.

Sokaktan geçen yaşlı adamlar, kadınlar alacağını tezgâhtan aldıktan sonra, “Parasını sonra veririm” ya da “gönderirim,” deyip sırtını dönüp gidiyor. “Parayı getiriyorlar mı?” diye sorduğumda, “Ne olacak yani, sonradan verir,” diyor umursamadan.

Biz Türk’üz:

Yugoslavya muhaciri olduğundan, “Boşnak mısın?” diye sorunca kızdı, yüzüme sert bir bakış fırlattı, “Yok be biz Türk’üz. Bizim orada Türkçe konuşlanır. Türkçe bizim ana dilimiz. Başka dil bilmeyiz,” dedi. Ben mahcup oldum. “Geliş sebebiniz neydi?” Başını iki yana salladı, “Çocuklar!.. Çocukların eğitimi… Orada okutsak din, dil öğrenemeyeceklerdi. Başka sebep yoktu…” diye anlattı. Süleyman Amca, katıksız bir Osmanlı, Müslüman yani Türk; dil-din onun için varlığının sebebi.

Süleyman Yıldız 1944 yılında Yugoslavya’nın Üsküp’te doğmuş. Askerliğini Mostar’da yapmış. Doğduğu şehirde evlenmiş, iki çocuğu olmuş. 1970 yılında annesinden, babasından, kardeşlerinden ayrılarak kayınpederiyle birlikte Türkiye’ye göçmüşler. Burada akrabaları varmış. Manisa Akhisar’da akrabalarının yanında dört ay kaldıktan sonra İzmir’e gelip Çiğliye yerleşmiş. “Türkiye’ye geldikten sonra hayat kolaylaştı,” diyor. “O zaman Tariş depoları yapılıyordu orada işe girdim. Sonra inşaatlarda çalıştım, demir, kaynak işini öğrendim…” Çok güzel hatıraları var, o günleri yaşayarak anlattı. İki çocuğu da Türkiye’de doğmuş. Bir kız üç erkek çocukları varmış. Yıllar önce sigortadan emekliye ayrılmış.

“Anam ölene kadar Üsküp’teki köye gidip geldim. Anamdan sonra artık gitmedim,” derken fark ettirmemek için uğraşıyor ama yüzünde ince çizgiler titriyor.

Ne Arı Kaldı Ne De Koyun Kuzu:

Çiğli Köyiçi Mahallesinde dört katlı bir ev yapmışlar. Çocuklarıyla beraber aynı binada oturuyormuş. “Arsayı müteahhitte vermediniz mi?” diye sordum. “Yok vermedik, kendimiz yaptık. Müteahhitte verenlerin arsası elden gitti sonunda tek bir daireleri kaldı. Tarlalarında koyun, sığır, tavuk besliyorlardı artık onu da yapamıyorlar. Buralar şehir oldu, hayvan beslemeye müsaade etmezler. Bizim arıları da şikâyet etmişler…”

Yaklaşık yirmi yıl önce arıcılığa başlamış. Evinin yakınında komşusunun bahçesine koymuş kovanları. O bahçe otuz-kırk yıldır kendi elindeymiş. “Bahçenin sahibi de muhacirdi. Bana bıraktı, arayıp sormaz. İşte orada oyalanıyoruz, ee nolacak vakit böyle geçiyor,” diyerek, arkasından ekliyor, “hangi işte çalışırsan çalış hakkını veriyorsan geliri olur.” Komşusu bahçeyi emanet edip gitmiş. Süleyman Amca, bahçeye sahip oluyor. İncir ağaçları var, salatalık ekiyor, az miktarda kabak, fasulye, biber, patlıcan yetiştiriyor. Ürettiklerini Köyiçi Mahallesinin merkezinde Çay Mahallesi Camisinin tam karşısında köşede satmaya getiriyor.

İnşaatlarda kullanılan el arabasının içerisinde, mevsimine göre ürettiklerini her gün caminin karşısında beton elektrik direğinin yanındaki köşeye koyuyor. Küçük bir iskemlesi var. Arabasının üzerinde sattığı, kendi üretimi olan arı ürünleri, bal ve polenlere etiket yapıştırmış. Süleyman amca hile hurda bilmez. Yunus gönüllü bir adam, dedik ya herkes ona güveniyor. Arı dağda bayırda ne buluyorsa balı ondan yapıyor. Polen de kendi topladığı kadar şişelere koyup satıyor. Bahar ve sonbaharda bahçede yabani olarak ısırgan ve ebegümeci çıkıyor. Balın, polenin yanında o otları getiriyor. Mevsiminde çıkan dut tezgahta görünüyor. Yazın hıyar, biber oluyor. Sebzelerde tek kullandığı koyun gübresi; ilaç ve fenni gübre yok. Onun için görüntüsü hoş olmayan sebzelerin lezzeti çok iyi, bilenler satın alıyor. Sonbahar da kabak, Ekim ayında taze fasulye çıkıyor. Süleyman amcanın el arabasının üzerinde zaman zaman bunları görmek mümkündür.

Yoldan geçen biri sesleniyor, “Bana iki kilo fasulye ayır dönüşü alayım…” Anlaşıldı mevsim Sonbahar.

Her gün evden yüklenip getirip köşedeki yerine, duvarın dibine yerleşir. Akşama kadar satış yapıyor; gelenle gidenle sohbet ediyor. “Evde dursam yapacak bir iş yok, can sıkıntısı,” diye anlatıyor. O gün satacağı kadar kabağı soyup poşetliyor. “Her zaman satış olur mu?” “Her zaman aynı olmaz. Nasip neyse o kadar. Fasulye, kabak satılır. Bal seyrek, ara sıra da polen satılır…”

İlk zamanlar oraya gelip gidenlerin akrabası olduğunu sanmıştım. Kaç defa sohbet ederken çayımız, tatlımız, böreğimiz geldi. Yurttaki çocuklara ücretsiz bal gönderdiğine şahit oldum. İşte böyle kazanmış, “Arıcı Süleyman amca” unvanını. Ne zaman köşedeki yerine gelmese gözler onu arar. Bir gün çıkıp gelince, “Arıların yanına gitmiştim,” diye anlatır.

“Arı çok güzel bir şey ama bundan sonra kim yapacak?..” derken, yaşlandığını ima etti sanırım. Bir de mahalleden arıları şikâyet etmişler, sanırım bu olay onun canını sıktı. Bu konu üzerine konuşmadı. Yalnız “Haklılar artık buralar şehir oldu. Tarlalarını kat karşılığı verenler şimdi buralardan gitmek zorunda kalıyor. Tarlayı verirken düşünecektin. Verimli topraklar şimdi beton yığını ne arı kalır ne de koyun kuzu…” Arıları yirmi yıldır koyduğu bahçesinden kaldırıp on kilometre uzağa götürmüş. Artık her gün uğrayamıyor yanlarına…

Süleyman Amcanın çok dostu, arkadaşı, tanıyanı var, bunu orada onun küçük iskemlesine oturup konuşurken anladım. Selam vermeden yoldan geçen yok. Bal almak için, Harmandalından, Karşıyaka’dan gelenler oluyor. Bence burada bal bahane, Süleyman Amca ile sohbet etmek için gelen onun eskiden beri arkadaşları.

Getirilen bir selamın onu ne kadar mutlu ettiğini gördüm…

 

Mahir Adıbeş

 
Etiketler: Bizim, Mahallenin, İnsanları:, , ARICI, SÜLEYMAN, AMCA,
Yorumlar
Haber Yazılımı