Yazı Detayı
11 Kasım 2019 - Pazartesi 17:29
 
Diyanet’in Atatürk’le imtihanı!
Hüseyin YILMAZ
mail.haber111@gmail.com
 
 

Bu yazının maksadı Kamal Atatürk tenkidi değil; o işi otuz yıl önce “Yakın Tarihimizin Anlatılamayan Hikâyesi” üst başlığı altında yedi kitab neşrederek yapmıştım. Herkesin kıyısından köşesinden bir parça Atatürkçüleştiği bu tuhaf devirde Kamal Atatürk’le aramdaki uçurumun daha da derinleştiğini söylemekten sürur duyarım. Hiçbir zaman sempati ile bakmadım, hiçbir meselede hemfikir olmadım. Zirâ, bunun hiçbir şekilde zemini yok. Ne o dirilip yaptıklarından pişman olduğunu söyleyebilecek durumda, ne ben yaptıklarını görmeyecek kadar şuur kaybı yaşıyorum. Her ne ise…

Devrinde gerçekleşen iyi işlerdeki hissesini hepiniz kadar ben de biliyorum, mübalağaya gerek yok; putperestliğe de! Kurtaran Allah’dır ama ille de o devrin fânilerinden birisine kurtarıcı diyecekseniz aklıma ilk gelen isim Kâzım Karabekir olur, onun sırtında yükselen Kamal Atatürk’ün harcamakta zerre kadar tereddüd göstermediği Kazım Karabekir…

Kamal Atatürk’e muhalefetimin dünyevî hiçbir sebebi yok! Karşı duruşumun sebebi sadece uhrevîdir. Bugün Atatürkçülük veya Kemalizm dediğiniz şey, iki yüz yıllık geçmişiyle bu milleti İslâmiyet’ten koparmak, bir daha Batıya korkulu rüyalar yaşatmayacak şekilde şuur felci yaşatmak, mankurtlaştırmak emelidir.

Hiçbir milletin bin yıllık inancı, tarihi, ahlâkı ve irfânı kendilerinden birileri tarafında bu şekilde tahrib edilmemiştir.

Daha önce de yazdım, söyledim, konuştum: Milletlerin iki vatanı vardır. Birincisi üzerinde yaşayıp karnını doyurduğu toprakları ifâde eden maddî vatan. Diğeri, dinini, inançlarını, tarihini, irfanını, an’anesini, içtimâî şuurunu meydana getiren mânevî vatan. Birincisi işgale uğradığında bir şekilde kurtarma şansınız her zaman vardır. Ama ikincisini kaybettiğinizde bir daha iflâh olmanız mümkün olmaz, ebediyen kaybedersiniz…

Biz, en acı, en tahribkâr, en ağır şekli ile ikinci vatanımızı Kamal Atatürk’ün icraat ve inkılâbları ile kaybettik.

Türkçe ezan, yasaklanan Kur’an tedrisatı, Hilâfetin kaldırılması, bin yıllık irfanımızı ademe mahkum eden harf inkılâbı, iffet ve ahlâkımızın sembolü örtünün yasaklanması ve saymakta acze düştüğüm, abes telâkki ettiğim daha bir yığın icraat devlet cebri ile tatbik sahasına konarak mânevî vatanımız yıkıldı, zihnen köleleştirildik. Karşı koyanların şanslı olanları bedelini uzun ve çileli zindan yılları ile diğerleri ise derme çatma darağaçlarında hayatları ile ödediler.

Bize kaybettirilenlerin yerine ikame edilenlerin tamamı ise bütünüyle Batının habis ruh ve düşünce dünyası ile birlikte hayvanları utandıracak ahlâksızlıkları oldu.

O devrin müsbet gibi görünen tek icraatı ihdas edilen Diyanet İşleri Başkanlığıdır! Müsbet değil, müsbet gibi gösterilmiştir. Maksad, bütünüyle imhasına muvaffak olamadıkları İslâmiyet ve Müslümanları diyanet vasıtası ile kontrol altında tutmak, zaman içinde Kemalistleştirmektir. Ne var ki, bu müessese bütün baskılara, bütün şeni maksadlara rağmen kendi içinde bir direnç geliştirmiş, zararlı olduğundan çok daha fazla faydalı olmanın zemini olmuştur.  O kadar ki, en zor devirlerde bile âlenî Atatürkçülük yapmamış, Kamal Atatürk’ü hayında girmek istemediği mabede mematında sokmamıştır.

Lâkin Ak Parti ile başlayan devir başka bir devir, 15 Temmuz sonrası için ise tam bir felâket. Ak Parti kadrolarının tüylerini diken diken eden, ecel terleri döktüren FETÖ’nün bir gün intikam almaya muktedir olabileceği ihtimaline karşılık hâmi olur ümidi ile el uzatılan asırlık eski darbeciler, Kemalistler, Ulusalcılar yeniden devletin aslî sahipleri, milletin kurtarıcıları mevkiine fırladılar.

Devr-i iktidarlarının ilk yıllarında 10 Kasım’da Anıtkabire gitmemek için doktor raporu ile hastalanan veya ülke dışına seyahate çıkan Ak Partililerin dilinde zoraki “Ulu Önder” 15 Temmuz’dan sona “Gazi”liğe terfi etti. 10 Kasım merasimleri tarihinin hiçbir devrinde görülmedik bir şa’şa ve ibadet vecdi ile göz kamaştırıcı bir irtifa kazandı.

Va esefa ki, bu içtimâî çöküşten, bu soluklayan herkesi zehirleyen atmosferden Diyanet İşleri de kurtulamadı. Tarihinde bir ilk olmasa da, en azından hayatım itibariyle şahid olduğum bir ilke imzâ atarak 10 Kasım mesajı neşretti.

Başkanlığın resmi sitesinde, “Diyanet İşleri Başkanlığı, Cumhuriyetimizin kurucusu ve ilk Cumhurbaşkanımız Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün vefatının 81. yılı dolayısıyla bir anma mesajı yayınladı.” üst başlığı ile neşredilen mesaj şöyle:  
“Allah’ın en güzel şekilde yarattığı ve üstün kabiliyetlerle donattığı insanın, dünyadaki varlık gayesi, Âlemlerin Rabbine iman ederek yeryüzünün imar ve ıslahı için çalışmaktır. Elbette her canlı ölümlüdür ve tüm insanlar için kalıcı mekân ahiret yurdudur. Tarih boyunca bu inanç ve gaye ile ömrünü hak, hakikat, hürriyet, adalet, ezan, bayrak gibi mukaddes değerler uğrunda mücadele ederek ve iyilik yolunda çalışarak geçiren nice örnek ve önder insan gelip geçmiştir. Bize düşen, onların milletimize emanet ettikleri ve insanlık için bıraktıkları güzel eserlere sahip çıkmaktır. Bu vesileyle, Cumhuriyetimizin kurucusu ve ilk Cumhurbaşkanımız Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ü dar-ı bekaya irtihalinin 81. yılında saygı ve rahmetle anıyor; vatanımızı işgal etmek isteyen düşman güçlere karşı destansı bir mücadele ile istiklalini ve istikbalini koruyan aziz milletimizin her bir şehidini ve gazisini minnetle yâd ediyoruz.”
Aslında mesaj kendi içindeki tezadın da ortaya koyduğu gibi ya bir cebrin, ya da gönülsüzlüğün eseridir. Hangisi olursa olsun, kabul edilebilir mi? Sualin cevabını zaman gösterecektir.
Tezada gelince, şu ifadeyi bir daha okuyalım:
“Allah’ın en güzel şekilde yarattığı ve üstün kabiliyetlerle donattığı insanın, dünyadaki varlık gayesi, Âlemlerin Rabbine iman ederek yeryüzünün imar ve ıslahı için çalışmaktır. Elbette her canlı ölümlüdür ve tüm insanlar için kalıcı mekân ahiret yurdudur. Tarih boyunca bu inanç ve gaye ile ömrünü hak, hakikat, hürriyet, adalet, ezan, bayrak gibi mukaddes değerler uğrunda mücadele ederek ve iyilik yolunda çalışarak geçiren nice örnek ve önder insan gelip geçmiştir.”
Diyanet, sırf İslâmiyet’i hatıra getiriyor diye ismini bile Kemal’den “Kamal”a çeviren Atatürk’e bu vasıflardan hangisini yakıştırdığını söylemiyor, ama yalnız başına iman şartı bile bu mesâjı hükümsüzleştirir. Dostları ve düşmanlarının ittifakıyla sabittir ki, Kamal Atatürk, Allah’a ve âhirete inanmadığını defalarca ifade etmiştir. Belki yazılı kaynaklara geçen en son örnek ölümünden kısa bir müddet önce Fransız bir gazeteciye verdiği mülakatta âhirete inanmadığını tekrarlamış olmasıdır. Zaten icraat ve düşünceleri de bu boşluktan fışkırmıyor muydu? Müslümanım, diyen kaç insan o inkılâbların herhangi birisini gönül rahatlığı ile gerçekleştirebilirdi?
Kitablarımı, makalelerimi okuyanlar; konuşmalarımı dinleyenler bilirler ki, Kamal Atatürk’ün şahsıyla, nesebiyle, yaşama tarzı ile hiç meşgul değilim. Tenkid ve itiraz ettiğim hususlar, bir devlet ricâli olarak yaptığı icraatlar ve düşünceleri ile ilgilidir. Aksine ise beni iknaa kimsenin ne gücü yeter, ne aklı kifayet eder. Bütün dünya Kamal Atatürk hakkında hüsn-ü şehadette bulunsa ne hakkındaki yakinim sarsılır, ne de dehalet ederim.
Bu yazıyı yazmamın sebebi Kamal Atatürk’ün kendisi ve icraatları değildir. Siyaset sahnesine çıktıkları ilk günden beri oyumla desteklediğim Ak Parti ve Diyanet İşlerinin gidişatına dikkat çekmek, bu ülkenin Müslümanlarını ikaz etmektir. Bu gidiş, doğru; bu yol, yol değil.
Ak Partinin dindar kimliğinin 15 Temmuz’dan sonra kararmasının bedelini bu ülkenin Müslümanları ödememeli, Diyanet mensubları da maişet belâsıyla buna âlet olmamalılar.
Din umumun müştereğidir, herkes sahib çıkmayıp birilerine emanet ederse emanetçinin zaaf ve ihanetleri herkese pahalıya patlar. Benden hatırlatması…
 

 
Etiketler: Diyanet’in, Atatürk’le, imtihanı!,
Yorumlar
Haber Yazılımı