Yazı Detayı
16 Eylül 2019 - Pazartesi 09:07
 
Ha Çeçenya, Ha Suriye
Mehmet Nuri BİNGÖL
 
 

Bindiğimiz dalı kesmeyi “istikrar” mefhumuyla birmiş gibi mülahaza etmeyi havsalamız almıyor. Dövünecek halden beter olan “idare-i maslahat” yönüne sapmayı, hazır günü kurtarmayı ideal görücü tavırları o kulpla (!) anmak, nedense hoşumuza gider oldu; sosyal bünyemizin kökleri sarsıdığı Tanzimat’ın yanlış tatbikinden beri… İşin en garibi de bu halden mazoşik zevk alanların sürü sepet boy gösterir olmasıdır- suret-i haktan görünerek elbet.


Hemen hemen iki asırdan beri ateşten kor kesilmiş halkalarla zincirlenmeyi, “muasır medeniyet seviyesi”ne çıkmakla atbaşı gösteren niyetler, acaba gafletin mi, yoksa ihanetin mi alametidir; bilinmez.

Halbuki köy de, köyler de kendilerini göz ve gönüllere açalı o kadar çok oldu ki, herhangi bir kılavuza bile gerek kalmadığı halde, hususi bir talihle pek çok “yol gösterici”den bigane kalmadık çok şükür; “O halde bu gaflet, bu eblehlik derecesindeki alicenabane afuvkarlık neden?” diye soranların azlığı bizi şaşırtıyor?

Hikmetli bir fıkra anlatılır hani; iki körün dolma hikâyesi. Karşılıklı oturmuş, tıkıştırıp duruyorlar. İçlerinden biri yemeyi bırakıyor; kaşlarını çatıyor,

“Dolmaları ikişer ikişer yutuyorsun ha. Kandırdığını mı sanıyorsun beni?” diye çıkışıyor. Diğeri şaşırıyor elbet , soruyor: “Nereden biliyorsun bunu?” Cevap “hâl-i âlem“e ve tarihe ışık tutacak kabiliyettedir:

“Ben öyle yapıyorum da, ondan!”

* * *

Pek çok muhterem kalem ve fikir erbabı yazdı, çizdi, uyardı; Çeçenler değil, biz kaybediyoruz diye…

Kelli felli muhitlerde kurgulanmış nice teori, daha gün yüzüne çıkmadan “fiilimizle” tekzip edildi, “ikaz edici”leri tasdik edercesine; “Eğri ağacın gölgesi doğru düşmez” hakikatına yaslanmanın rahatlığıyla meseleyi izah edenleri de. Hadisenin -kelli felli mahfiller hesabına- en vahim yönüyse emekli Rus generallerinin bile tasdik ettiği gerçek: “İş yeni başladı daha…”

Kendi kendine gelin güvey olan, milletin büyük çoğunluğunun hüzne boğularak seyrettiği manzaraları keyifle izleyen ve memnuniyetle, kraldan fazla kralcı “kibir”le sunan “mahfiller”in bunu bile kestirememesi garipsenecek, işin hakikatı, biraz da kuşkulanacak bir tablodur.

Bunu “işgalci ve müstevli”nin askeri gözlemcileri bile söyleyip dururken bir de; “1996’daki tuzağa çok benzer bir handikaba adım adım sürükleniyoruz.” diye. Bu ikazı şimdi de Suriye için yapıyorlar ama dinleyen kim?!..

Çıkış çaresini de söylemişlerdi kendilerince; “Çare Mashadof’u, Basayev’e doğru itmemek, onu Baseyev’e mahkûm etmemek… Hangi merhalede olursa olsun, Mashadof’la bir anlaşma zemini bulup, bir şekilde onore etmek!”

Suriye’de Esed’e verdikleri maddi-moral destek için de hal bizce aynıdır. Şimdiye kadar görülenler -çok iyimser görünmeyelim gene de- ısınma turları değildi belki, ama tehlike boyutlarının “zaruret-i kat’iyye” serhaddine vardığının deliliydi; “ihzariye” hükmündeydi.

Aklımızın almadığı mesele de buydu işte; dünya siyaseti ve politikası ile o kadar iç içe yaşayan insanların, böylesine açık ve yalın ve gerçeği nasıl olup da es geçebildikleriydiO gün sayfaları karıştırırken, buna benzer bir sualle karşılaşınca ister istemez tebessüm ettik: “Mekr-i İlahi “ diye…

* * *

“Bu Alman mağlubiyetiyle neticelenen bu harbte Osmanlı Devleti”nin mağlubiyetinin hikmeti nedir?”

Bediüzzaman Said Nursi'ye , mevzumuzu da çevreleyen benzer bir suali 1918’in kasvetli İstanbul’unda “soruyorlar”. Engin bir emniyet içerisinde izahını öyle bir yapıyor ki, haklılığı ancak 30 yıl sonra anlaşılabilecek bir izahı barındırıyor bünyesinde.

Eğer Alman hükümetiyle birlikte, hemen hemen herkesin istediği galibiyete ulaşsa idi Osmanlı; 1. Cihan Harbi’nden zaferle çıksaydık, maddileşme vetiresine -hemen- o an girecek ve bedbaht bir ruh haleti içerisinde sonradan atıldığımız maceraları, “Haremeyn-i Şerifeyn” dahil, bütün mutlak kıymetteki beldelere -ve oranın yepyeni nesillerine- yaşatmaya başlayacaktık. Ekler Bediüzzaman Hazretleri: “İnayet-i İlahiye ile onların muhafazası için kader mağlubiyetimize fetvâ verdi.”

O sual cevap faslından tam yirmi sene geçtikten sonra, -yine bir vesile ile- aynı mânada bir soruyla karşılaşılır. “Zaruret olmadan” dünya siyasetlerine bakmaktan” sakındırılmış bir zihin, bu cevabı vermek zorunda kaldığına göre, vaziyet “zaruret” kaydının sınırları içine girmiştir demek ki…

Dünyadaki politik dengeler öylesine “lehimize gelişmektedir ki, 2. Dünya Savaşı’nın sonunda Mihver Devletlerine karşı harp ilan etmeyip, belki de sömürge halindeki “Mısır’ı ve Hind’i de kurtararak” alemin cari siyasetince büyük bir başarı kazanmak varken, hiçbir zaman lehimize tutum geliştirmemiş İngiliz’e taraftarlık göstermek gibi bir garabeti, acaba yetkili mevkilerde oturanlar neden anlamadılar; bu idrâk eksikliğindeki hikmet yönü acaba ne olabilirdi?

“Gelen cevap, mânevi canipten”di elbet; yirmi yıl önce yaptığı izahın tıpkısıydı karşılık. Eğer“keyfiyeten” galip taraf “iltizam” edilseydi, zihniyetlerine bir taşıyıcıdan başka misyon üstlenmeyecek, “mümanaat görmeyerek” sekülerleşme prangasının, mazlum milletler üzerinde de denenmesine yardımcı olacaktık yalnızca – “kuvvetli” olma şartı bizde değil, onların ellerindeydi çünkü. “Âlet-i lâ-yeş’ur” (şuursuz alet) derecesi beklemekteydi bizi.

Ve ekler Üstad:

“Üç yüz elli milyon İslam’ın selâmeti için bu zahir yanlışı görmediler, kör gibi hareket ettiler.”

Suriye’deki çekingen dış politikamızın durumunu, yıllar önce özetleyen cümle, belki istikbalde de geçerliğini koruyacaktır.

Kaynaklar: 1. Kastamonu Lahikası, shf. 19 2. A.g.e. shf: 19 3. A.g.e. shf: 19 4. A.g.e. shf: 19 5.Sünuhat, Rüyada bir Hitabe 6. Kastamona Lahikası

 
Etiketler: Ha, Çeçenya,, Ha, Suriye,
Yorumlar
Haber Yazılımı