Yazı Detayı
22 Ocak 2021 - Cuma 21:19
 
KİBRİT KUTUSU
İlknur ESKİOĞLU
 
 

 Kendinizi bir kibrit kutusunun içinde sıkışıp kalmış gibi hissettiğiniz oldu mu hiç? Kibrit kutusunun içinden çıkmak istiyorsunuz ama çıkamıyorsunuz. Başınızı dışarı çıkarmak, nefes almak istiyorsunuz ama bunları da yapamıyorsunuz. Aralık kalmış olan yerden kâinatı temâşa edebilmek için mücadele ediyorsunuz. Lâkin yine yapamıyorsunuz! Biriyle göz göze gelmek istiyorsunuz fakat göz göze geleceğiniz birini ne görebiliyor ne de bulabiliyorsunuz.

     Aslında hepimizin hayatı bir kibrit kutusu misâli değil mi? Kibrit kutularının üst üste istiflenmesi gibi üst üste inşa edilen binaların içinde yaşıyoruz. Şöyle bir kuşbakışı baktığımızda; gelişigüzel dizilen kibrit kutularına tekâbül bir hengâmenin tam da ortasında ömrü tüketmek üzere olduğumuzu daha net idrak edebiliriz. Ayağımız toprakla bağını kopardıkça çatısı ortak olan insanlar da birbiriyle bağını koparır oldu. Her bir daireyi bir kibrit kutusu ve o dairedeki her bir ferd sayısını da kibrit kutularının içindeki kibrit çöpleri olarak farz edersek; kutuların içinde birbirinden bî-haber yaşayan kibrit çöplerinin oluşturduğu yığınlardan farksız olduğumuzu görebiliriz.

     Birbirimizle dostluk, arkadaşlık, komşuluk bağı kurmaya imtina ediyoruz. Apartmana giriş ve çıkış için ortak bir kapı kullanıyoruz. O ortak kapı, her yüze aşikâr iken biz bir binanın kapısı kadar olamıyor, komşumuzu sokakta görsek tanımıyoruz.  Çünkü aynı binada yaşadığımızdan haberimiz dâhi yok.

     Modernleşme, şehirleşme, sanayileşme ve geçim derdi meşgalesi başımızı sağa sola çevirmekten de âciz bıraktı her birimizi. Bu yüzden de “kireçlenme hastalığına” her geçen gün daha fazla tutuluyoruz. Hem bedenlerimiz hem de ruhlarımız kireçleniyor! Merak ve merhamet duygularından ferâgat ediyor, komşuluk âdâbını hatırı sayılır bir şiâr olarak görmüyoruz. Şahsî meselelerimize ve ferdî hayat yolculuğumuza sarılarak yolu yürüyoruz. Sosyal ilişkilerimiz ve sorumluluklarımız ile aramıza set çekiyoruz. Duygularımız, kış ayının soğuğundan da fazla soğuk hâller içinde ağır donma tehlikesi yaşıyor.

     Ülkeyi saran virüsten ziyâde ruhlarımızı saran virüslerden kurtulmak için gayret sarf etmiyoruz. Kendi meşguliyetlerimizle uğraşmayı mârifet olarak görüyoruz. Hâlbuki komşunun komşuya mirasçı olacağını zanneden Allah Resul’ünün (s.a.v), bizden beklediği istidâd bunlar değildi. Salgın sürecindeki tedbirler, dimağlarda menfi algılamalara sebebiyet veriyor. Ruhsal ve sosyal mesâfelere oldukça riâyet ediyoruz. Oysa riâyet etmemizin istendiği mesâfeden kasıt bunlar değildi ki!

     İhtiyaçlar, maddi ihtiyaçlar olarak tek bir kola ayrılmıyor. Unuttuğumuz manevi ihtiyaçlar da hâlâ dipdiri ve bir bekleyiş içerisindedirler. Hâl böyleyken; biz birbirimizin kapısını maalesef sadece şikâyet sebebiyle çalıyoruz. Çünkü sesi, yanı başında ve arada hiçbir mesafe yok gibi geçiren duvarlar, herkesin en zayıf noktası oluyor. Bundan dolayı da komşu komşusunu tanımıyor ama sesler birbiriyle her dem bir muhabbet hâlindeler. Yüz yok, geliş ve gidiş yok, hâl-hatır sorma yok… Ses var ve o ses de bol miktarda şikâyet içeriyor! Hâliyle akşam işinden evine bitkin gelen aile efrâdı, dinlenmek istiyor. Hiçbir menfi mevzuya evinde ve can evinde yer vermek istemiyor. Bu yüzden de kimse kimseye bir kahve içmek için gitmeye iştiyak duymuyor. Şayet bir oturma ve muhabbet meramı olacaksa buna da “randevu defteri” yön veriyor. Tabiki burada davet edenin ve davete icâbet edilenin randevu defterinin, aynı tarihli sayfalarına not düşülmüş olması ayrı bir önem arz ediyor!

     O kibrit kutularının içinde sadece bir âdet kibrit de kalmış olabilir. Bir kapı ziliyle gelecek bir tutam tebessümle can evine dokunuşlar tek meramı olan yaşlılar, kimsesizler ve hastalar da olabilir. Hep unuttuğumuz kesim var ya işte onlar!..

     Çalan bir kapı ziliyle birileri tarafından hatırlandığını düşünen insan koşar adımlarla kapıyı açıyor. Karşısında ciddi ve çehresine tebessüm yerleştirmeyi unutmuş bir ses: “Pardon, rahatsız ediyorum. …. plakalı araç sizin mi? Aracımı çıkaramadım da…” diyor. Araçlar bile park yerinde insanlardan daha güzel komşuluk bağı kuruyorlar.

     Komşuluk ilişkilerinin zedelenmesi apartman hayatları ile sınırlı kalmıyor elbette. Yıllardır birbirini tanıyan kırsal kesimde, müstakil evinde yaşayan insanlar da kilitledikleri kırk yılın hatırını ne yazık ki mâziye gömer oldular. En hâzin olanı da bu değil mi? Kibrit kutularında her kesimden insan yığını var ve çoğunun birbiriyle bir mâzileri yok. Peki ya yılların eriyip giden komşuluk bağları için ne söylenebilir ki?

     Tüm akîdelerimizin ve değerlerimizin üzerine batının pıtraklarını ektik ekeli; nüfuz etmeyen bir silik noktamız dâhi kalmadı. “Ev alma komşu al” derdik. Artık “evim olsun da komşum olmasa da olur” diyecek kadar materyalist olduk. Kırk yılları kilitlemeler de kırk yıl öncesinde kaldı. Dilerim salgın illetinden kurtulur, maddi ve manevi komşuluk ilişkilerimize de pıtraklardan arınmış, pıtrakların yerine gül fidanları dikmiş olarak tekrar kavuşuruz. Sevgi ve muhabbetle kalasınız.


İlknur Eskioğlu

 
Etiketler: KİBRİT, KUTUSU,
Yorumlar
Haber Yazılımı