Yazı Detayı
10 Ekim 2016 - Pazartesi 11:41
 
KUR’AN VE HADİS IŞIĞINDA DÜNYA HAYATI (7)
HASİP TAYLAN
mail.haber111@gmail.com
 
 

Şefaat etmeye ve edilmeye izin verilen kimseler:

Günümüzde çoğu insan tarafından kabul görmeyen ve dolayısıyla tartışmalı bir konu olan Şefaat konusunu açmışken, daha da teferruatına inmede fayda mülahaza ediyorum. Yukarıya taşıdığımız Ayet-i kerime ve Hadis-i şeriflerde de müşahede ettiğimiz gibi Peygamberlerin şefaatinde şek ve şüphe yoktur. Şimdi de Peygamberlerin dışında kimlerin şefaate ehil oldukları öğrenmeye çalışalım. Mevzu ile alakalı bazı Ayetler şunlardır:

مَنْ ذَا الَّذ۪ي يَشْفَعُ عِنْدَهُٓ اِلَّا بِاِذْنِه۪ۜ   “ (Allah’ın) İzni olmaksızın O’nun katında şefaatte bulunacak kimdir?” (Bakara 255).

Yani, "Allah'ın izni olmadan, hiç kimse O'nun katında şefaatçi olamaz" demektir. Bu böyledir. Zira müşrikler putların ken­dilerine şefaat edeceğini iddia etmişlerdir. Çünkü مَا نَعْبُدُهُمْ اِلَّا لِيُقَرِّبُونَا اِلَى اللّٰهِ زُلْفٰى  "Biz o putlara tapmıyoruz. Biz o putlara ancak, bizi Allah'a yaklaştırsınlar diye ibadet ediyoruz" (Zümer, 3) ve keza başka bir Ayette وَيَقُولُونَ هٰؤُلَاءِ شُفَعَاؤُنَا عِنْدَ اللّٰهِ  "Ve derler; bunlar, Allah katında bizim şefaatçilerimizdirler" (Yunus 18) dediklerini haber vermiş. Böylece de "O'nun izni olmaksızın, nezdinde hiç kimsenin şefaatçi olamayacağını haber ver­miştir.

Bunun bir benzeri de Cenâb-ı Hakk'ın: يَوْمَ يَقُومُ الرُّوحُ وَالْمَلٰئِكَةُ صَفًّا لَا يَتَكَلَّمُونَ اِلَّا مَنْ اَذِنَ لَهُ الرَّحْمٰنُ وَقَالَ صَوَابًا, “Ogün Ruh ve melekler saf halinde ayakta duracaktır. Rahman olan Allah'ın, ken­dilerine izin verdiğinden başkaları konuşmazlar. Onlar da doğruyu söyleyeceklerdir” (Nebe, 38) âyetidir.

Bu ayette zikredilen şu kimselerin, yani Melekler ile peygamberler, Sıddıklar, Şehitler ve Salihlerin kıyamet gününde şefaat edebilecek olması muhtemeldir (F.Razi Tefsiri, Bakara 255).

Allah Teâlâ, bunlara bildirmiştir ki: "Gökler, yer ve onlarda bulunanlar benim mülkümdür. Benim dışımda herhangi bir şeye kulluk etmeniz size yakış­maz. O halde sizi bana yaklaştıracaklarını zannettiğiniz putlara tapmayın. Çün­kü onlar size herhangi bir fayda veya zarar sağlayamazlar. Benim yanımda şefa­atçi olacaklar, ancak benim Peygamberlerim, velilerim ve bana itaat eden Salih kullarımdır." (Taberi Tefsiri, Bakara 255)

Allah'ın mülkü olan şu yaratıklardan herhangi biri ile Allah'tan daha çok birlikte bulunmaya ve O'na bilgiçlik satmaya ve ilerisini gerisini tamamen idrak etmeden ve önünü ardını hesap etmeden ilâhî huzurda kendine bir mertebe verip de şefaate kalkışmak, gerek şefaat eden ve gerek şefaat olunan için ne kadar tehlikelidir? Eğer Allah bildirmemiş ise şefaat edecek olanın hâli, şefaat edilecek olandan daha çok endişeye değer olmadığı nereden bilinir? Bu hâl içinde, isterse melekler ve peygamberler olsun, kimdir o ki Allah'ın izni ve güç vermesi olmadan önünü ardını hesaplamayıp Allah'ın kullarına Allah'tan daha çok sahip çıkma, koruma yetkisini kendinde görsün de şefaate cesaret edebilsin. Ancak Cenab-ı Hak dilerse, özel veya genel şefaate ilâhî irade çıkar da kendilerine bildirilmiş bulunursa o başka. Demek ki yüce Allah'ın ululuğundan şefaat umulamaz değildir. Fakat şefaat da herkesten önce O'nun kendi elindedir ve O'nun izni ve emri ile gerçekleşebilir. O zaman şefaat kapısı açılır. Ve şefaat etmesine izin verilenler kendi dilediklerine değil, yine Allah'ın dilediklerine şefaat imkânını bulabilir. Bundan anlaşılır ki önce, hak tanımayan Allah düşmanlarının kendilerine şefaat etmesi umulan bir Allah dostu bulabilmelerine, bunun gibi müşriklerin putları gibi ilim şanından olmayanların şefaatçi olabilmelerine, asla ihtimal yoktur. Sonra kendisine izin verilebilecek her şefaatçinin şefaat sınırı da Allah katındaki derecesi ve o oranda elde edebileceği izin ve gücün kapsamı ile uyumlu olabilecektir. Bu bakımdan önünde sonunda izin çıktığı zaman en genel biçimde şefaat sahibi, yukarda peygamberlerin makamları hakkındaki ilâhî açıklamadan anlaşıldığı üzere, hepsinin üstünde "sâhib-i derecât" (dereceler sahibi) olan Resulullah, peygamberlerin en üstünü olabilecektir. Bu konudaki naslara göre, Cenab-ı Hak O'na şefaat için izin isteme yetkisini de bahşetmiş ve en yüksek peygamberlik makamı, "Şefaat-ı uzmâ" en büyük şefâat makâmı olmuştur ki, Makam-ı Mahmud'a şefaat hadisi gelecektir. (E.H.Yazır, Bakara 255)

Burada Makam-ı Mahmud ifadesi geçmektedir. Bununla alakalı Ayet hakkında bilgi sahibi olmadan geçmek bir eksiklik olur kanaatindeyiz. Müfessirler bu makamın, Resulullahın, ümmetine şefaat edeceği ma­kam olduğu hususunda müttefiktirler. Alakalı Ayet-i kerime: وَمِنَ الَّيْلِ فَـتَهَجَّدْ بِه۪ نَافِلَةً لَكَۗ عَسٰٓى اَنْ يَبْعَثَكَ رَبُّكَ مَقَاماً مَحْمُودا “Geceden de sana mahsus nafile namazını (Teheccüd Namazı) kıl ki, Rabbin seni Makam-ı Mahmud’a ulaştırsın” (İsra 79)

Gece uyuduktan sonra kalkıp kılınan bu namaz (Teheccüd Namazı), beş vakit namaz dışında Peygamberimiz (s.a.v)’e mahsus bir namazdır. Ümmetine farz kılınmamıştır. Ancak bu namazı ifa edene Allah (c.c) katında büyük bir sevap yazılacağı gibi, Resulüllah’ın şefaatine de mazhar olunacağı Hadislerle sabittir. 

Bu Ayet-i Kerimede, Resulullah’a gece namazı kılması emrediliyor. Müfessirler bu namazın, sadece Resulullah’a mahsus olduğunu, ümmetinin ise bu namazı kılmakla mükellef olmadığını söylemişler. Bazı müfessirler ise "Burada Resulullah’tan, kılması istenen gece namazı, onun için, günahlarının affına bir vasıta değildir" demişlerdir. Zira Resulullah’ın geçmiş ve gelecek bütün günahlarının affedil­diği belirtilmiştir. Aksine o ibadetlerin tesiri, derecelerinin artmasında ve mükâfatının çoğalmasındadır. Binâenaleyh Peygamber’in bu tür ibadetlerinden maksadı, fazla mükâfat almaktır. İşte bundan ötürü, O'nun fazladan yaptığı ibadetlere "nafile" denilmiştir. Ama ümmeti böyle değildir. Çünkü onların, affedilmesi gereken birçok günahları vardır. Binâenaleyh onlar günahlarının ve hatalarının affedilmesi için, böyle nafile ibadetler yapmaya muhtaçtırlar. Dolayısıyla ümmeti için bu namazlar, günahlarının affına vesiledir. Ümmetinden her kim gece kılınan teheccüd namazı gibi nafile namazları kılmaya devam ederse günahları affolunur. (Taberi, Razi, İsra 79)

Âyet-i Kerimede, Resulullah’ın, "Övülecek bir makama erdirileceği" zik­rediliyor. Müfessirler bu makamın, Resulullah’ın, ümmetine şefaat edeceği ma­kam olduğunu söylemektedirler. Resulullah bu makama erişince o makamıyla övünecek ve Peygamberlerin en efdali olduğu ortaya çıkacaktır. (Taberi, İsra 79)

Makam-ı Mahmud hakkında Vahidî şöyle der: "Müfessirler, bunun şefaat makamı olduğu hususunda ittifak etmişlerdir. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.s), bu ayet hakkında, “Bu, üzerinde, ümmetime şefaat edeceğim makamdır.” buyurmuştur. Ben derim ki: Ayetin lafzı da bu manayı ihsas ettirmektedir. Çünkü insan, ancak birisi ona hamd edip medh-ü sena ettiği zaman, mahmûd (övülmüş) olur. Hamd ise, ancak iyilik ve lütfa karşı yapılır. Binâenaleyh ayette bahsedilen Makam-ı Mahmud’un kendisinde, Hz. Peygamberin bir grup insana iyilikte bulunup, o insanların bu iyilikten ötürü, onu övdükleri bir makam olması gerekir. Bu iyilik, Hz. Peygamber (s.a.s)'in, dini tebliğ etmesi ve şeriatı öğretmesi olamaz. Çünkü bu zaten mevcuttu. O halde, ayetteki " Rabbin seni Makam-ı Mahmud’a ulaştırsın" ifadesi, bir ümit vermedir. Hâlbuki insanı, zaten kendinde bulunan bir şeyi vadederek arzulandırmak imkânsızdır. Binâenaleyh kendisinden ötürü Mahmud olunacak (hamd edilecek, teşekkür edilecek) bu iyiliğin insanlara daha sonra ulaşacak bir iyilik olması gerekir. Bu ise, Hz. Peygamber (s.a.v)'in, Allah yanında ümmetine şefaatçi olmasıdır. Dolayısıyla bu, ayetin lafzının yani, " Rabbin seni Makam-ı Mahmûd'a ulaştırsın" ifadesinin, bu manaya olduğunu gösterir. Hem sonra ayetteki "makam" ve "mahmûd" kelimelerinin belirsiz (nekire) oluşu da, o makamda Hz. Peygamber için, büyük bir övgünün, mükemmel bir teşekkürün olacağını gösterir. İnsanın, kendisini azaptan kurtarmaya çalışan kimseye karşı teşekkürü ve övgüsü, bir bakıma ihtiyaç duymadığı mükâfatını artırmaya gayret gösterecek kimseye karşı olan teşekküründen daha ileri olacağı malumdur. Çünkü insanın, büyük elem ve kederlerinin giderilmesine duyduğu ihtiyaç, bir bakıma, elde etmeye ihtiyaç duymadığı fazla menfaatleri elde etmeye olan ihtiyacından çok çok fazladır. Binâenaleyh bunun böyle olduğu sabit olunca, "Umulur ki Rabbin seni Makam-ı Mahmud’a gönderecektir" ifadesi ile ehlisünnetin inancına göre, cezaları kaldırma hususundaki şefaatin kastedilmiş olması gerekir. Ayetin lafzı bu manayı çok kuvvetli bir biçimde hissettirip, aynı hususta sahih hadisler bulununca, ayeti bu manaya hamletmek vacip olur. Şu meşhur dua da bu izahı destekler: "Ya Rabbi, O (Muhammed’i), evvelkilerin ve sonrakilerin gıpta edeceği ve ona vadettiğin Makam-ı Mahmûd'a ilet". Müslümanlar, Makam-ı Mahmud ile şefaat-ı Muhammediyenin kastedildiği hususunda ittifak etmişlerdir. (F.Razi, İsra 79)

İbn Abbâs (r.a) der ki: Bu «övülmüş olan makam» şefaat makamıdır. İbn Ebu Necîh, Mücahid’in böyle dediğini nakleder. Hasan el-Basri de böyle demiştir. Katâde ise der ki: İlk şefaat eden kimse Hz. Peygamber'dir. Allah Teâlâ'nın: «Umulur ki Rabbin seni övülmüş bir makama gönderiverir» kavlinden maksadın da bu makam olduğunu ilim ehli söylemişlerdir. (İbni Kesir, İsra 79)

يَوْمَئِذٍ لَا تَنْفَعُ الشَّفَاعَةُ اِلَّا مَنْ اَذِنَ لَهُ الرَّحْمٰنُ وَرَضِىَ لَهُ قَوْلًا  “O gün, Rahmân’ın izin verdiği ve sözünden razı olduğu kimseden başkasının şefaati fayda vermez.” (Taha, 109)

"O gün de Rahman’ın İzin vereceği ve" şefaat hususunda söyleyeceği "sö­zünden razı olacağı kimseninki müstesna, şefaatin hiçbir faydası olma­yacaktır."

Yani şefaat, Rahman’ın kendisine şefaat edilmesine izin vereceği kimseden başkasına fayda sağlamayacaktır. Yukarıda da zikredildiği gibi şefaat ancak ehli imana yapılır. İman etmemiş gayrimüslim için şefaat geçerli değildir.

Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: Şefaat ancak razı olunan bir sözü bulunan ve kendisine şefaat edilmesi hususunda Rahman’ın izin verdiği kimseye faydalı olacaktır. İbn Abbas da der ki: Bu söz "lâ ilahe illallah “tır. (Kurtubi tefsiri, Taha 109)

Hadis-i Şeriflerde, Peygamberimizin, diğer Peygamberlerin, Melekle­rin, şehitlerin, âlimlerin, Kur'an-ı Kerim'in ve diğer bazı insanların müminlere veya onların bir kısmına şefaatçi olacakları zikredilmektedir. (Taberi, Taha 109)

وَلَا تَنْفَعُ الشَّفَاعَةُ عِنْدَهُ اِلَّا لِمَنْ اَذِنَ لَهُ  “ Allah katında, O’nun izin verdiği kimseden başkasının şefaati yarar sağlamaz.” (Sebe 23)

Allah Teâlâ bu Ayet-i kerimede, ahirette kendisine izin vermediği hiçbir kimsenin, günahkâr kulların affı için şefaatçi olamayacağını beyan etmektedir. (Taberi tefsiri, Sebe 23)

Yani şefaat yüce Allah'tan başka kendilerine ibadet olunan melek, pey­gamber ve put kabilinden mabutlardan hiç kimsenin yetkisinde olan bir şey değildir. Ancak yüce Allah, şefaat hususunda peygamberlere ve meleklere izin verecektir.

Diğer taraftan bunun, onlara bir takım kavimlere şefaatte bulunmak için dünyada verilen bir izin olması mümkün olduğu gibi, ahirette olması da müm­kündür. İfadede hazfedilmiş sözler vardır. Yani O'nun nezdinde şefaat an­cak kendilerine izin verdiği kimselere fayda verecektir. Kendilerine izin ve­rilen bu kimselere izin geleceği vakit, yüce Allah'ın buyruğu dolayısıyla kor­kuya kapılırlar. Nihayet bu korku kalplerinden gitti mi ilahi emre itaatle çağ­rıya uyarlar. (Kurtubi Tefsiri, Sebe 23)

  لَا يَمْلِكُونَ الشَّفَاعَةَ اِلَّا مَنِ اتَّخَذَ عِنْدَ الرَّحْمٰنِ عَهْدًاRahman’ın katında ahit (söz) almış olanlardan başkaları şefaat hakkına sahip olmayacaklardır” (Meryem  87)

“Rahman’ım katında ahit almış olanlardan başkası asla şefaatte bulunamayacaktır.” Ayetindeki istisna, istisnai munkatı'dır. Yani: Rahman’ın katında bir ahit edinmiş olanlar şefaatte bulunabilecektir. Bu ahit de Allah'tan başka ilâh olmadığına şehadet etmek ve onun hakkını (şehadetin hakkını) yerine getirmektir. Ali İbni Ebu Talha'nın İbni Abbâs'tan rivayetinde o, “Rahman’ın katında ahit almış olanlardan başkası...” Ayeti hakkında şöyle demiştir: Ahit; Allah'tan başka ilâh olmadığına şehadet etmek, güç ve kudretin ancak Allah'ın olduğunu ikrarla ancak Allah'tan ummaktır. (İbni Kesir, Meryem 87)

Bu Ayet-i Kerimeden kâfirlerin aksine müminlerin birbirlerine şefaatçi olacakları anlaşılmaktadır. Ancak bir müminin diğerine şefaatçi olması için Al­lah'tan izin alması gerekmektedir. (Taberi, Meryem  87)

İbn Mes'ûd (r.a)'nın Hz. Peygamber (s.a.s)'den rivayet ettiği, Hadis-i şerif te: Hz. Peygamber (s.a.s) bir gün ashabına "Sizden her biriniz, sabah-akşam Allah’tan bir söz almaktan âciz midir?" dedi. Onlar, "Bu nasıl olur?" dediler. Bunun üzerine o şöyle dedi: "Her biriniz, sabah-akşam, "Ey gökleri ve yerleri yaratan gaip ve hazır olanı bilen Allah'ım, ben Senden başka ilah olmadığına, bir olduğuna, ortağın bulunmadığına, Muhammed (s.a.s)’in Senin kulun ve Peygamberin olduğuna şehadet ederek, sana söz veririm. Çünkü Sen, eğer beni nefsime bırakırsan, nefsim beni şerlere yaklaştırıp, hayırlardan uzaklaştırır. Ben ancak senin rahmetine güveniyorum. Binâenaleyh kıyamette benim için tastamam yerine getireceğin bir söz ver. Çünkü sen vadinden caymazsın" der. O bunu söylediğinde, Cenâb-ı Hak, bu sözü bir mühürle mühürler ve Arş'ın altına koyar. Kıyamet günü geldiğinde, bir münadi, Allah katında ahdi bulunanlar nerede?" diye seslenir. Bunun üzerine onlar (toplanır) cennete girerler. İşte bu hadis ile ayette bahsedilen ahidden maksadın kelime-i şehadet olduğu ortaya çıktığı gibi, ayetin büyük günah sahipleri hakkında şefaatin gerçekleşeceğine nasıl delâlet ettiği de ortaya çıkar. (F.Razi Tefsiri, Meryem 87)

وَلَا يَمْلِكُ الَّذٖينَ يَدْعُونَ مِنْ دُونِهِ الشَّفَاعَةَ اِلَّا مَنْ شَهِدَ بِالْحَقِّ وَهُمْ يَعْلَمُونَ  “Ondan (Allah’tan) başka yalvarıp durdukları şeyler şefaat edemezler. Ancak bilerek hakka şehadet eden kimseler müstesnâ”  (Zuhruf 86).

 Ancak hakka şehadet eden, Allah’ı birleyen ve kesin bir bilgi ile sadece ona kulluk edenler müstes­na, hiçbir varlık şefaatte bulunamaz. Bunlar, kendilerine tapınılmış olsalar da, Alla’hın izin vermesi şartıyla, Allah’ın dilediği kimseler şefaatçi olabileceklerdir. Hz. İsa, Hz. Üzeyir ve me­lekler bunlardandır. Bunlar ancak hak ile şehadet edenlere ve ilim ve basiret üzere iman eden kimselere şefaat ede­bilirler. Bu açıklamayı Said bin Cübeyr ve başkaları yapmıştır. Said bin Cübeyr dedi ki: Hak ile şehadet ise; “la ilahe ilallah'tır.” (Taberi, Kurtubi, Zuhruf 86)

İbni Abbas dedi ki: "Bilerek, hak ile" Allah'tan başka hiç­bir ilah olmadığına, Muhammed'in Allah'ın Resulü olduğuna "şehadet eden­ler müstesna" demektir.

Bir diğer açıklamaya göre; Allah'tan başkasına ibadet eden bu kimseler kendilerine şefaat edecek kimseyi bulamayacaklardır. Ancak hak ile şehadet edenler müstesnadır. Çünkü hak ile şahitlik eden kimsenin lehine şefaat edi­lir, fakat müşrik olan kimseye şefaat edilmez. Yani müşrikler şefaate nail olamazlar, fakat hak ile şahitlik eden kimseler şefaate nail olurlar. (Kurtubi, Zuhruf 86)

وَلَا يَشْفَعُونَۙ اِلَّا لِمَنِ ارْتَضٰى وَهُمْ مِنْ خَشْيَتِه۪ مُشْفِقُونَ “ve onlar (Melekler) onun rıza verdiği kimselerden başkasına şefaat etmezler” (Enbiya 28)

"Melekler O'nun (Allah’ın) razı olduğu kimselerden başkasına şefaat etmezler." İbn Abbas dedi ki: Bunlar; “lâ ilahe illallah” şehadetini getirenlerdir. Mücahid dedi ki: Bun­lar Allah'ın kendisinden razı olduğu herkestir. Sahih-i Müslim'de ve başkala­rında olduğu gibi melekler yarın ahirette şefaat edecekleri gibi dünyada da şefaat ederler, çünkü onlar ileride geleceği üzere müminlere ve yeryüzünde bulunanlara -Kur’an-ı Kerîm'de açık nassla belirtildiği gibi- mağfiret dilerler. (Kurtubi, Enbiya 28)

مَا مِنْ شَفٖيعٍ اِلَّا مِنْ بَعْدِ اِذْنِهٖ “O'nun izni olmaksızın, hiç kimse şefaatçi olamaz.” (Yunus, 3) 

Allah Teâlâ'nın her şeyi yaratması ve idare etmesi, hiçbir şefaatçinin şefaati ve müdebbirin tedbiri ile olmaz ve hiç kimse O'nun izni olmadan herhangi bir hususta O'ndan şefaat dileme (aracı olma) cesaretini gösteremez. Çünkü hikmetli ve doğru olan işi en iyi bilen Allah Teâlâ'dır. Binâenaleyh o insanların, doğru ve uygun olduğunu bilemedikleri şeyi Allah'dan istemeleri doğru olmaz" manasıdır. (F. Razi Tefsiri, Yunus 3)

Muhtelif şe­killerde Buhârî ve Müslim'de Allah Rasûlü’nden (s.a.v) ri­vayet edildiğine göre; o, şöyle buyurmuştur: Arş'ın altına geleceğim, Allah için secdeye kapanacağım. Allah Teâlâ bana öğünülecek o ka­dar çok şey açacak ki şimdi onları sayamıyorum. Beni dilediği kadar o halde bırakacak sonra: Ey Muhammed, kaldır başını; şefaat et şefaatin kabul edilecek, buyuracak. Bana bir sınır (bir sayı) koyacak da onları cennete koyacağım, sonra döneceğim. Allah Rasûlü (s.a.) bunu dört kez tekrarladılar. Allah'ın salâtı, selâmı ona ve diğer peygamberlere olsun. (İbni Kesir Tefsiri, Taha 109)

Başka bir hadîste şöyle buyrulur: Allah Teâlâ buyuracak: Kalbinde tane- ağırlığı îmân olanları ateşten çıkarın. Bir­çok yaratık çıkarılacak. Sonra tekrar buyuracak: Kalbinde yarım miskal ağırlığı iman olanı ateşten çıkarın. Kalbinde zerre ağırlığı iman olanı ateşten çıkarın. Kalbinde zerre ağırlığının en azının en azının en az kadar iman olanı çıkarın. (İbni Kesir Tefsiri, Taha 109)

Hülasa; Yukarıdaki Ayet-i kerime ve Hadis-i şeriflerden çıkarabileceğimiz netice şudur: Allah (c.c), dünya hayatında iman etmiş, günahkârlar için, hesap gününde Peygamberlere, Meleklere, Sıddıklara, Velilere, Salihlere, Şehitlere, Âlimlere ve Kur’an-ı kerime şefaat etme izni verebilecektir. Böylece, bu zevata verilen şefaat hakkı ya da yetkisi, bu anlamda, sadece Allah'ın sonsuz rahmeti ve mağfireti ile bu günahkârları bağışlamasının bir ifadesi olacaktır. Binaenaleyh, şefaat herkesten önce O'nun kendi elindedir ve O'nun izni ve emri ile gerçekleşebilecektir. Şefaat kapısı açıldığı zaman ve şefaat etmesine izin verilenler kendi dilediklerine değil, yine Allah'ın (c.c) dilediklerine şefaat imkânını bulabilirler. Bundan anlaşılan o ki; imansız, hak tanımayan Allah düşmanlarının kendilerine şefaat etmesi umulan bir Allah dostu bulabilmelerine ve bununda onlara şefaat edeceğine, asla imkân ve ihtimal yoktur. Ayrıca, kendisine izin verilebilecek her şefaatçinin şefaat sınırı da Allah katındaki derecesi ve o oranda elde edebileceği izin kapsamı ile uyumlu olabilecektir. Bu bakımdan nihayetinde Allah (c.c) tarafından şefaat izni çıktığı zaman sahip oldukları derecelerine göre şefaat etme yetkisine sahip olacaklardır. Dolayısıyla Makam-ı Mahmud’a ulaşmış olan Resulullah (s.a.v), en kapsamlı ve en üstün şefaat iznine sahip olabilecektir. (DEVAM EDECEK İNŞAALLAH)

 

 
Etiketler: KUR’AN, VE, HADİS, IŞIĞINDA, DÜNYA, HAYATI, (7),
Yorumlar
Yazarın Diğer Yazıları
25 Eylül 2019
KUR’AN VE HADİS IŞIĞINDA DÜNYA HAYATI (24)
11 Temmuz 2019
KUR’AN VE HADİS IŞIĞINDA DÜNYA HAYATI (23)
15 Nisan 2019
KUR’AN VE HADİS IŞIĞINDA DÜNYA HAYATIKUR’AN VE HADİS IŞIĞINDA DÜNYA HAYATI (22)
09 Mart 2019
KUR’AN VE HADİS IŞIĞINDA DÜNYA HAYATI (17)
21 Ocak 2019
KUR’AN VE HADİS IŞIĞINDA DÜNYA HAYATI (21)
19 Kasım 2018
KUR’AN VE HADİS IŞIĞINDA DÜNYA HAYATI (20)
10 Eylül 2018
KUR’AN VE HADİS IŞIĞINDA DÜNYA HAYATI (19)
09 Temmuz 2018
KUR’AN VE HADİS IŞIĞINDA DÜNYA HAYATI (18)
12 Şubat 2018
KUR’AN VE HADİS IŞIĞINDA DÜNYA HAYATI (16)
12 Kasım 2017
KUR’AN VE HADİS IŞIĞINDA DÜNYA HAYATI (15)
10 Ekim 2017
KUR’AN VE HADİS IŞIĞINDA DÜNYA HAYATI (14)
08 Ağustos 2017
KUR’AN VE HADİS IŞIĞINDA DÜNYA HAYATI (13)
07 Temmuz 2017
KUR’AN VE HADİS IŞIĞINDA DÜNYA HAYATI (12)
22 Mayıs 2017
KUR’AN VE HADİS IŞIĞINDA DÜNYA HAYATI (11)
28 Mart 2017
KUR’AN VE HADİS IŞIĞINDA DÜNYA HAYATI (10)
23 Ocak 2017
KUR’AN VE HADİS IŞIĞINDA DÜNYA HAYATI (9)
24 Kasım 2016
KUR’AN VE HADİS IŞIĞINDA DÜNYA HAYATI (8)
01 Eylül 2016
KUR’AN VE HADİS IŞIĞINDA DÜNYA HAYATI (6)
21 Temmuz 2016
KUR’AN VE HADİS IŞIĞINDA DÜNYA HAYATI (5)
20 Haziran 2016
KUR’AN VE HADİS IŞIĞINDA DÜNYA HAYATI (4)
16 Mayıs 2016
KUR’AN VE HADİS IŞIĞINDA DÜNYA HAYATI (3)
18 Mart 2016
KUR’AN VE HADİS IŞIĞINDA DÜNYA HAYATI (2)
15 Şubat 2016
KUR’AN VE HADİS IŞIĞINDA DÜNYA HAYATI (1)
11 Aralık 2015
AYET VE HADİS IŞIĞINDA YARATILIŞ (40)
06 Kasım 2015
AYET VE HADİS IŞIĞINDA YARATILIŞ (39)
Haber Yazılımı