Yazı Detayı
15 Nisan 2019 - Pazartesi 14:17
 
KUR’AN VE HADİS IŞIĞINDA DÜNYA HAYATIKUR’AN VE HADİS IŞIĞINDA DÜNYA HAYATI (22)
HASİP TAYLAN
mail.haber111@gmail.com
 
 

2-Müslüman kişinin kendisine karşı görevleri:

a) Başka varlıklara yapıtığı hak ihlali ile kendi nefsine zulüm etmemelidir:     

Öncelikle zulmün tarifini yapacak olursak, Zulm: Birşeyi ait olmadığı bir yere koymaktır. Veya başkasına ait olan bir şeyde esas sahibinin izni olmadan tasarruf etme mânâsına gelir. Yani başkasının hakkına tecavüzdür. Binaenaleyh denilebilir ki, kendi nefsimiz kendimize aittir. Nasıl olurda başkasının mülkiyetinde izinsiz tasarruf olmuş olur? Burada her Müslüman’ın hiç aklından çıkarmaması gereken şu Ayet-i kerimeler devreye gimektedir:

 

قُلِ اللّٰهُمَّ مَالِكَ الْمُلْكِ تُؤْتِي الْمُلْكَ مَنْ تَشَٓاءُ وَتَنْزِعُ الْمُلْكَ مِمَّنْتَشَٓاءُۘ وَتُعِزُّ مَنْ تَشَٓاءُ وَتُذِلُّ مَنْ تَشَٓاءُۜ بِيَدِكَ الْخَيْرُۜ اِنَّكَ عَلٰى كُلِّشَيْءٍ قَد۪يرٌ “De ki: "Ey mülkün sahibi olan Allah'ım! Sen mülkü dilediğine verirsin ve dilediğinden de mülkü alırsın. Dilediğini yüceltir, dilediğini alçaltırsın. İyilik senin elindedir. Sen her şeye kadirsin.” (Ali İmran 26). وَلِلّٰهِ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِۜ وَكَانَ اللّٰهُ بِكُلِّ شَيْءٍ مُح۪يطًا۟  “Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah'ındır. Allah her şeyi kuşatmıştır.” (Nisa 126)

 

Nefs’in anlamları:

1) Ruh, Can demektir.

2) Ruh ve bedeni içine alan zatın tamamı demektir.

Yukarıda Ayet-i kerimelerd de belirtildiği gibi, âdemoğlunun da içine dâhil olduğu Mülk’ün esas sahibi Allah (c.c)’dür.

 

O halde, Allah’a (c.c) teslim olmuş kişi (Müslüman) İlahi rızaya muhalif konuşmamalı, bakmamalı, amel etmemelidir. Aksi takdirde mülk sahibine isyan etmiş olur ve kendi nefsine zulmetmiş olur.

 

Kısacası, bir insanın kendi nefsine zulm etmesi; Allah’ın emirlerine riayet etmemesi ve nehiylerinden sakınmamasıdır. Binaenaleyh, cürüm işleyerek Allah’ın rızasından uzaklaşıp, gazabına yaklaşmasıdır. Kişinin nefsine en büyük zulmü, daha önce izah etmeye çalıştığımız, Allah’a (c.c) şirk koşmasıdır.

 

Zulmü başlıca üç kısma ayırmak mümkündür:

 

1) Allah’a (c.c) karşı işlenen zulm: Ki (en büyük zulmdür) bunu Allah’a (c.c) karşı olan görevlerimiz babında, şirk kısmında teferruatlı bir şekilde izah etmeye çalışmıştık. Ayni zamanda kendi nefsimize de işlediğimiz en büyük zulmdür.

 

2) kendi nefsine karşı işlenen zulm: Şu anda üzerinde çalışmakta olduğumuz konu.

 

3) Sair varlıklara karşı işlenen zulm: İnşaallah daha sonra üzerinde çalışacağımız mevzu olacaktır.

 

Hattızatında saydığımız bu üç çeşit zulmü de işleyen kişi, Allah’ın rızası hilafına hareket ettiği için günah işlemiş ve böylece nefsine zulm etmiştir. Binaenaleyh, kişinin işlediği cürüm kime karşı oluşa olsun kendi nefsine zulm etmiş olur.

 

Zulm hakikatte kötü bir şeydir. Kötü bir şeyi akli-selim bir insan kendi nefsine reva görmez. Peki, kötü olan bu şeyi bir insan kendi nefsine nasıl reva görmektedir? Bu akıllıca bir davranış biçimi değildir. Hâlbuki bu zulmü işleyen kişi bilerek ve amden işlemektedir. Burada bir yanlışlık vardır. Bu yanlışlık ta kişinin bu zulmün kötülüğüne vakıf olmamasından mütevellidtir. Binaenaleyh kişinin bunun doğru ve güzel bulmasıdır. Peki, kişinini bu kanıya varmasının sebebi ne olabilir? Burada iki ihtimal vardır;

 

a) Gaflet: Her iki hayat için (dünyevi ve uhrevi) gerekli olan şeylerin çelişkisiz önemini kavrayamamaktır. Yani dünya hayatı için önem arz eden şeyin ahiret hayatı için de önem arz etmesi gerektiğine vakıf olamamaktır. Aksi taktide dünya hayatı için önemli olupta ahiret hayatına ziyan teşkil ediyorsa bu gaflettir. Buda Ayet-i kerimede zikredildiği gibi; فَاَلْهَمَهَا فُجُورَهَا وَتَقْوٰيهَا “Âdemoğluna hem kötülük (Fucur) ve hemde iyilik (Takva) ilham edilmiştir.” (Şems 8). Bu Ayet-i kerime, İnsanoğlunun yeryüzü sınavında fıtrî olarak iki çeşit potansiyelle donatılmış olduğunu göstermektedir. Yani, insanın fıratan hem üstün ruhî mertebelere yükselme hem de açık ahlakî zaaflar gösterebilme özelliğine sahip olduğu gerçeği, insan tabiatının temel bir karakteristiğidir.  Dolayısıyla geleceğinin belirlenmesi bu donanımın hangi türünü kullanmasina bağlıdır. Fucuru mu, Takvayı mı? Binaenaleyh gaflet, bir müslümanın asli görevi olan Cenab-ı Hakk’ın emirlerini ifa etme ve nehiylerinden sakınma görevini, yani “Takvayı” önemsiz addedip ve kötülüğü “Fucuru” tercih edip kötü şeylerle uğraşmak ve nefsine ve hevesâtına tâbi olarak Allah’ı (c.c) ve ahireti unutmak anlamına gelmektedir.

 

 b) Cehalet: Nice insan vardır ki, işledikleri kötülüklerle nefsine zulm eder; lakin cehaletleri sebebiyle, bu kötülüğün farkında olmayıp, aksine işlediği bu zulmün en büyük güzellik olduğunu zanneder. Nitekim şu Ayet-i celilede zikr edildiği gibi: اَلَّذ۪ينَ ضَلَّ سَعْيُهُمْ فِي الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا وَهُمْ يَحْسَبُونَ اَنَّهُمْ يُحْسِنُونَ صُنْعًا “Onlar ki, güzel işler yaptıklarını zannettikleri halde, dünya hayatındaki tüm çabaları boşa gitmiş kimselerdir.” (Kehf 104)

 

Ey Müslüman kardeşim şu Ayet-i celilede de işaret edildiği gibi, en şiddetli zulm çeşidi, kendi nefsine yaptığın zulmdür. Yani, ebedi hayatın olan ahiretini hüsrana uğratmandır.   فَمَنْ أَظْلَمُ مِمَّنِ افْتَرَى عَلَى اللَّهِ كَذِباً أَوْ كَذَّبَ بِآَيَاتِهِ “İftira ile Allah'ı veya ayetlerini yalanlamaya kalkışan kimselerden daha zalim kim olabilir?

 

Burada geçen “daha zalim kim olabilir” istifham-ı takrirdir. Yani bununla “Allah'ı veya ayetlerini yalanlamaya” ahiretini hüsrana uğratan insandan, yeryüzünde daha şiddetli zulm işleyen yoktur ifadesini dile getirmektedir.

 

İnsanın kendi nefsine zulm etmesi; şehevi duygularına yenilip, Allah’a (c.c) karşı isyankâr olmak suretiyle, vacibatları terk ederek, bunların yerine Allah’ın nehiy kıldığı şeyleri yaparak, günah işlemek suretiyle, Allah’ın (c.c) gazabına uğramasıdır.

 

 Şu Ayet-i kerimede de belirtildiği gibi; وَمَا ظَلَمْنَاهُمْ وَلٰكِنْ كَانُٓوا اَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ “Biz onlara zulm etmedik, lakin onlar kendi nefislerine zulm ettiler” (Nahl 118). Bu Ayet-i kerimede Allah’ın (c.c) Yahudilere haram kılmadığı şeyleri, onlar kendi kendilerine haram kılmak suretiyle Allah’a (c.c) isyanla kendilerine zulm etmişlerdir. Başka Ayet-i kerimelerde de; وَمَا ظَلَمَهُمُ اللّهُ وَلـكِن كَانُواْ أَنفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ “Allah, onlara zulm etmedi, lakin onlar kendi nefslerine zulmettiler” (Nahl 33), فَمِنْهُمْ ظَالِمٌ لِّنَفْسِهِ “Onlardan kimisi kendi nefsine zulmetti” (Fatı 32), وَمَا ظَلَمُونَا وَلَـكِن كَانُواْ أَنفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ “Onlar bize zulm edemezler, lakin kendi nefslerine zulm ederler” (Bakara 57) şeklinde çokça ayet mevcuttur. Bu Ayet-i kerimeler; kişi bununla Allah’a (c.c) herhangi bir şekilde zarar veremez, aksine kendi nefsine zarar vereceğini ifade etmektedirler.

 

Mevzu ile alakalı bir Hadis-i kudside şöyle zikredilmektedir: عَنْ أَبِي ذَرٍّ  عَنْ النَّبِيِّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فِيمَا رَوَى عَنْ اللَّهِ تَبَارَكَ وَتَعَالَى أَنَّهُ قَالَ يَا عِبَادِي إِنِّي حَرَّمْتُ الظُّلْمَ عَلَى نَفْسِي وَجَعَلْتُهُ بَيْنَكُمْ مُحَرَّمًا فَلَا تَظَالَمُوا  Ebi Zerr’den Resulüllah’ın (s.a.v) Allah’tan (t.v.t) şöyle buyurduğu rivayet ermektedir: “Ya kulum! Ben kendi nefsime zulmü haram kıldım ve bunu kendi aranızda da haram kıldım. Sakın zulmetmeyin!...”  (Müslim, kitabul-birr, zulm’ün haram kılınması babı, 2577)

 

Hem takvayı ve hemde fücuru âdemoğluna ilham eden Halik-i Zuhikmet, atamız Hz. Âdem (a.s) ve anamız Havvayı Cennete yerleştirirken, onların fücura kapılıp nefslerine zulm etmemeleri için kendilerini şu Ayet-i kerime ile uyarmıştır: وَقُلْنَا يَٓا اٰدَمُ اسْكُنْ اَنْتَ وَزَوْجُكَ الْجَنَّةَ وَكُلَا مِنْهَا رَغَدًا حَيْثُ شِئْتُمَاۖ وَلَا تَقْرَبَا هٰذِهِ الشَّجَرَةَ فَتَكُونَا مِنَ الظَّالِم۪ينَ “Ve Ey Âdem, dedik: “Sen ve zevcen bu Cennet’e (bahçeye) yerleşin ve orada dilediğinizden serbestçe yeyin; ancak bir tek şu ağaca yaklaşmayın ki zalimlerden olmayasınız” (Bakara 35). Lakin şu Ayet-i celilede zikredildiği gibi: فَاَزَلَّهُمَا الشَّيْطَانُ عَنْهَا فَاَخْرَجَهُمَا مِمَّا كَانَا ف۪يهِۖ  “Şeytan (l.a)   onların ayağını kaydırarak, onların oradan çıkarılmasına sebep oldu” (Bakara 36).

 

Dolayısıyla, Allah’ın (c.c) üzerinde hakkı olan kulunun; Allah’ın (c.c) vahdaniyetine inanarak, O’na kulluk etmesi ve O’na asi olmayıp itaat etmesi ve keza O’na münker olmayıp şükürdar olması gerekirken, kulun bu hususlara muhalif davranışı onu zalimlerden kılmaktadır. İşte atamız Âdem (a.s) ve annemiz Havva’nın (a.s) Şeytan’a (l.a) uyarak, Allah’ın (c.c) kendilerine yasak kıldığı ağaçtan yemekle O’na itaatte kusur etmek suretiyle Allah’ın (c.c) hakkına tecavüz ederek, Şu Ayet-i kerimede zikredildiği gibi; Allah’ın (c.c) hududunu aşmak suretiyle nefslerine zulm etmişlerdir.  وَمَنْ يَتَعَدَّ حُدُودَ اللّٰهِ فَقَدْ ظَلَمَ نَفْسَهُۜ “Allah’ın hududunu aşan nefsine zulm etmiştir” (Talak 1).

 

Lakin Âdem ve Havva (a.s) işledikleri cürmun farkına varınca, Şeytan (l.a) gibi hatalarında israr etmeyip, hemen mağfiret yolunu aramaya koyulmuşlardır. Derken tevbeleri kabul eden ve sosuz merhamet sahibi olan Rabbinden bir takım kelimeler almışlardır. Ve onlarda rablerinden aldıkları o kelimelerle şu şekilde yalvarmışlardır:

قَالَا رَبَّنَا ظَلَمْنَٓا اَنْفُسَنَا وَاِنْ لَمْ تَغْفِرْ لَنَا وَتَرْحَمْنَا لَنَكُونَنَّ مِنَ الْخَاسِر۪ينَ "Ey Rabbimiz! Biz nefsimize zulm ettik. Sen bizi bağışlamaz ve bize rahmet etmezsen muhakkak zalimlerden oluruz dediler.” (A’raf 23).

 

Evet, aziz Müslüman kardeşim İblis’in (l.a) soyumuza düşmanlığı ilk atamız Âdem (a.s) zamanından başlayıp, sürmekte ve dünya var oldukça da sürecektir. Zira o Lain (l.a) şu Ayet-i kerimde belirtildiği gibi Allh’a (c.c): قَالَ اَنْظِرْن۪ٓي اِلٰى يَوْمِ يُبْعَثُونَ “Bana baas gününe kadar izin ver” (Sad 79) demiştir. Va Cenab-ı Zulhikmet de: اِنَّكَ مِنَ الْمُنْظَر۪ينَ “Sen izinlilerdensin” (Sad 80) demiştir. Ancak Cenab-ı Zul Hihmet baas gününe kadar değilde, اِلٰى يَوْمِ الْوَقْتِ الْمَعْلُومِ “Malüm vaktin gününe kadar” (Sad 81) demiştir. Malüm vaktin günü “baas” günü değil de, şu Ayette geçen; كُلُّ نَفْسٍ ذَٓائِقَةُ الْمَوْتِ “Her nefsin ölümü tadacaktır” (Ankebut 57) günü ve zamanıdır. O gün ve zaman da İsrafil’in (a.s) Sur’a birinci üfleyişidir. Bu birinci üfleyişle Allah’ın (c.c) vadı olan ve Şeytan’ın da (l.a) dâhil olduğu bütün nefisler ölecektir. “Baas” veya “Kıyam” dediğimiz olay da, İsrafil’in (a.s) Sur’a ikinci üfleyişi ile vukubulur ve bundan sonra ölüm yoktur hesap vardır. Binaenaleyh, ya Cennet vardır, yada Cehennem!...

 

Burada Şeytan (l.a) ölümsüzlük sözünü almaya çalışmıştır. Zira yukarıda da izah ettiğimiz gibi baas gününden sonra ölüm olmayacağından, o güne kadar izin istemiştir. O güne kadar ölmedi ise ondan sonra ölmeyeceğinden, Lain (l.a) ölümsüz olacaktı. Ancak Cenab-ı Hakk (c.c) ilim sıfatı ile İblis’in (l.a) bu hinliğini yüzüne çarpmıştır.

 

Bundan dolayı sürekli İblis ve Avanesine karşı uyanık olmak zorundayız. Aksi takdirte hem dünyada ve hemde ahirette hüsranla karşıkarşıya kalmak zorunda kalacağımız kaçınılmazdır.

 

Peki, bir an gaflete dalıp nefsî hüsrana uğradığımızda, bundan rucü imkânımız varmı? Bunu irdelemeye çalışalım. Bu hususu aydınlatmaya şu ayet-i kerimeler kifayet edecektir İnşaallah:

 

 وَمَنْ يَعْمَلْ سُٓوءًا اَوْ يَظْلِمْ نَفْسَهُ ثُمَّ يَسْتَغْفِرِ اللّٰهَ يَجِدِ اللّٰهَ غَفُورًا رَح۪يمًا “Kim kötülük yapar yahut nefsine zulmeder de daha sonra affedilmesi için Allah'tan mağfiret dilerse, Allah'ı çok bağışlayıcı ve rahmet edici olarak bulacaktır.” (Nisa 110). Gene başka bir Ayet-i kerimede şunlar zikredilmektedir: فَمَن تَابَ مِن بَعْدِ ظُلْمِهِ وَأَصْلَحَ فَإِنَّ اللّهَ يَتُوبُ عَلَيْهِ إِنَّ اللّهَ غَفُورٌ رَّحِيمٌ “Kim ki bir zulm (suç) işledikten sonra tövbe edip islah olursa (bir daha suç işlemezse), muhakkak ğafur ve rahim olan Allah tevbesini kabul eder.” (Maide 39).

 

Bu Ayet-i kerimelerden de anlaşılacağı üzere, suç işlemek suretiyle nefsine zulm eden kimse, gerçekten bir daha suç işlememek üzere Cenab-ı Hakk’a (c.c) yönelip tevbe (Nasuh tevbesi) ederse, Cenab-ı Zul-Rahmet (c.c)  muhakkak onu bağışlayacaktır.

 

Ancak burada üzerinde durmamız gereken çok hassas ve önemli bir hususa dikkat çekmemiz elzemdir kanaatindeyiz. Şöyle ki, işlenen cürüm Allah’a (c.c) karşı ise, yukarıdaki Ayet-i kerimelerde de zikredildiği gibi, edilen tevbe bir daha dönmemek üzere “Nasuh” tevbesi ise, inşaallah ğafur ve rahim olan Allah (c.c) cürüm sahibini affedecektir.

 

Şayet işlenen suç başka varlıklara karşı ise, mücrim suç işlediği varlığa karşı bir şekilde kendini affettirmelidir. Eğer bu mümkün değilse gene Allah’a (c.c) yönelip istiğfarı Ondan dilemelidir. Zira tüm mülkün sahibi olduğu gibi zalim ve mazlumunda maliki ve hakimi O’dur. Ve O isterse, tevbesini kabul etmek istediği zalime karşı, mazlümü bir şekilde zalimi affetmeye razi etmeye kadirdir. Hülasa, son çare herşeyin maliki ve kadiri olan Allah’ın (c.c) affıdır. O’nun rızası her şeyden evladır. Onu rızasını kazandı isek ne mutlu bize, aksi takdirde vay halimize!... (DEVAM EDECEK İNŞAALLAH)

 
Etiketler: KUR’AN, VE, HADİS, IŞIĞINDA, DÜNYA, HAYATIKUR’AN, VE, HADİS, IŞIĞINDA, DÜNYA, HAYATI, (22),
Yorumlar
Haber Yazılımı