Yazı Detayı
16 Şubat 2021 - Salı 13:45
 
Yazının başlığını okura bırakıyorum…
Bilal Dursun YILMAZ
admin
 
 

Önceden hazzetmesem de yeni yaklaşımım birkaç kitabı aynı anda okumak. Geçenlerde okumak da geç kaldığımı düşündüğüm iki eseri bitirdim. İkisi de çok hoşuma gitti. İkisi de birbirinden çok farklı konuları işlemişlerdi. Lakin okurken ikisini de ortak bir payda da buluşturdum. 

Kitaplardan birisi Ahmet Hamdi Tanpınar'ın Beş Şehir adlı deneme türü sayılabilecek bir kitabıydı. Diğeri ise George Orwell’ın Bin Dokuz Yüz Seksen Dört adlı distopik- politik romanıydı. Kitapların konusuna, neyi nasıl yazdıklarına detaylı değinmeyeceğim. Her iki yazar ve eser hakkında sayısız eleştiri, inceleme, tanıtım vb. kaleme alınmış olduğu için ben bu yazılanlara yeni bir şeyler ilave edemeyeceğim için eserlerden duyduğum geç kalmış hazzımı ve heyecanımı da aşikâr etmek benim yaşımdaki birine ancak mahcubiyet katar.

Ben, bu iki şaheseri birlikte okumaktan mütevellit bir durumun tespitini farklı bir alan üzerinden yapmaya çalışacağım. Dil konusundaki düşüncelerime referans olan bu eserleri farklı akademik çalışmalar için de konu yapmayı düşünüyorum.

Eserlerin yazarları hakkındaki bilgim kitaplarının kapak arkasında yazan biyografileri dışında değil. Tanpınar Türk münevveri olduğu için siyasi anlayışını, düşünceleri ile yaşamı arasındaki ilişkileri, darbeler dönemindeki tavrını, entelektüel duruşunu kısacası şahsi hayatını araştırmak istemdim. Yazdıklarını okumama önyargı oluşturabilir diye bundan ürktüm. Çünkü yazdıkları çok güzel… Saatleri Ayarlama Enstitüsü bugüne değin okuduğum en güzel Türk romanıydı dememi engelleyen bir başka eser şuan aklıma gelmiyor. Bin Dokuz Yüz Seksen Dört ise bence iletişim fakültelerinde, siyaset akademilerinde, sosyoloji derslerinde, psikoloji alanında ders kitabı olarak okutulacak muazzam bir eser. Hakeza Saatleri Ayarlama Enstitüsü de… Ben, her iki eseri de öğrencilerime okumaları için şiddetle tavsiye ediyorum.

Neyse geçelim mevzuya; bu köşelerde yazarken kullanıldığım bazı kelime ve kavramları anlaşılmaz bulan, bunların yazının ahengini bozduğunu söyleyen iyi niyetli bazı dostlarımın eleştirilerine maruz kaldığıma tanık olmuşsunuzdur. Bundan sonrası için de vaki bir durum… Bana, yazdıklarının sadeliği ile şöhret olmuş büyük üstatları tavsiye edenler de oluyor. Evet, Aytmatov hakkında eser kaleme almış birisi olarak benim okuduğum en sade ve en büyük yazar kim diye sorsalar şüphesiz Cengiz Aytmatov derim. Lakin bazen işleri birbirine karıştırıyoruz galiba… Ben Toprak Ana’yı okuduğumda okuryazar olan 60 yaşındaki anneme vermiştim okusun diye. Çünkü o, okursa kitabı iliklerine kadar hissedebilirdi çünkü o da toprakla çok kere konuşmuştu ama kızım okursa aynı duyguların içine giremeyecek, kelimeleri anlasa da manayı hissetmeyecekti. Yani yine anlaşılmaz olacaktı. 

Ülkemizde dil konusunda hayli eskiye dayanan bir tartışma hüküm sürmekte. Herkes bir yol tutturmuş Bektaşi misali sadece kendi tezini doğrulayan bir referansla illa da hakikat bu diyor…

Bu arada Dergâh yayınlarına da teşekkür ediyorum Tanpınar’ın diline müdahale edip sadeleştirme gibi bir cinayeti işlemedikleri için, parantez içi açıklama koymak garabetine düşmedikleri için. Evet, en büyük edebiyatçımızın en ünlü Türk romanını Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nü muhtemelen bugün liseli gençler okumakta zorlanacak, muhteşem bir hicvi tebessümle heyecan duyarak okumak yerine sıkılarak okumaya katlanacaklardır. Peki, bu kimin suçu Tanpınar’ın mı?

Konumuz Saatleri Ayarlama Enstitüsü değil, Beş Şehir bunun farkındayım ama değinmeden geçmek istemedim. Beş Şehir’de Tanpınar ne anlatmış adı üstünde beş tane şehri anlatmış. Üstelik de sahife sayısı ince bir kitap. Tokat’a geldiğim de kıymetli Hasan ağabeyin (Erdem) ön sözünü yazdığı Yasemin Dutoğlu’nun Ak Zambaklar Şehri Tokat adlı kitabı Hasan Ağabey bana hediye ettiğinde okumuştum elbette Tanpınar esinlenmesi olduğu hemen göze çarpsa da bir Tanpınar eseri olmadığı da çok aşikârdı… Bunu ancak her ikisini okuyanlar mukayese edebilir. Tanpınar az sözle çok şey söylemiş, libas için vücuttan kesmemiş, söz için manayı yok etmemiş, az sözcükle koca bir tarihi, kültürü, kadim bir medeniyeti anlatmış. İşte beni de Tanpınar’a meftun eden o büyük entelektüel zaviyesi. Beş şehir; Ankara, Konya, Erzurum, Bursa ve İstanbul... Lakin siz buna Selçuklular, Beylikler, Osmanlı ve Cumhuriyet döneminin mimarisi, müziği, folkloru, dini, ticareti bütün bir tarihi diyebilirsiniz. Ve Moğolların, Bizans’ın, Avrupa’nın bunlara etkilerini bu eserde görebilirsiniz. Az sözle çok şeyin bu kadar güzel anlatılması ancak Tanpınar kadar entelektüel ediplerle mümkün.

Peki, Orwell’ın Bin Dokuz Yüz Seksen Dört’ adlı eseri ile Beş şehir’in bağı ne? Nasıl bir alaka kurdum? Aslında çok büyük bir alaka kurdum: Tanpınar dili kullanarak tefekküre yol açıyor. Kelimelerle ufkunuzu genişletiyor.  Orwell ise dili yok etmenin düşünceyi de yok etmek olduğunu müthiş şekilde dramatize etmiş. 

Orwell’ın bu eseri dedim ya pek çok alanda ders kitabı olarak okutulacak kadar önemli. Kitapta okuduğunuz şeylerin bir kısmını bugün yaşadığınızı hissediyorsunuz “bu günü anlatmış” diyorsunuz bazen geçmişe gidiyor bugün yaşadıklarınıza şükrediyorsunuz bazen de o korkunç gelecek bir gün gelecek mi diye ürperiyorsunuz. Öyle bir kitap lakin ben bugün Bin Dokuz Yüz Seksen Dört’ün sadece bir yönüne değinmek istiyorum:

Bin Dokuz Yüz Seksen Dört romanının en ilginç kısımlarından biri toplum içeresindeki dil kullanımını konu etmesidir. Hatta bütün bir kitabın bana göre ana temasıdır dil. Kendini dil açısından yetersiz bir şekilde ifade edebilen bir insan hem bilgi edinme hem de bilgiyi açığa vurma yönünden etkin değildir. İnternet ve chat günlük yaşamamızın bir parçası haline geldiğinde, insanların bu yeni sanal ortamda birbiriyle anlaşmak için yarattığı kısaltmalardan ve yeni terimlerden oluşan dil, bana ister istemez Bin Dokuz Yüz Seksen Dört romanını anımsatmaktadır. Böyle bir dil, yukardan gelen bir baskıyla değil, bireylerin kendi isteğiyle oluşmaktadır.

Artık yazı yazmanın içimden gelmediği bu günlerde daha önce yazdıklarıma gelen eleştiriler: “abi çok uzun yazıyorsun” “abi çok ağır ve anlaşılmaz kelimler kullanıyorsun” “abi konuların birbirinden kopuk” gibi söylemlerden oluşmaktaydı. Eleştirilere bakınca sanki hepsi de haklı gibi... Bilişim/iletişim çağını yaşadığımız bu dönemde iletişim teknolojilerinin ürünleri ve bu alandaki yazılımların nicelliği arttıkça iletişimin niteliği kayboldu. Susmanın bile derin bir iletişim olduğu, kalpten kalbe giden yollar artık bir tıklık kalp emojisi ile vücut bulmuş durumda. İletişim ağlarını elinde tutanlar sihirli bir lambanın da sahipleri ve lambayı da dilediklerine diledikleri şekilde kullandırıyorlar. Yanlış hatırlamıyorsam Facebook, “bedava ve bedava kalacak” gibi bir sloganla hayatımıza girmişti. Dünyanın en zenginleri listesinde ilk 10’da adı geçenler bilişim/iletişim teknolojilerini elinde tutanlar. Ama verdikleri hizmet bedava... Elbette bu gücü elinde tutanların bir amaca hizmet etmemeleri düşünülemez.  Bu amaçları bence düşünemeyen insanlar imal etmek. Bir nevi robot insanlar. Uzun süre robotları insan gibi yapmaya çalıştılar fakat robot yapmanın maliyeti insanları robotlaştırmaktan daha ucuz olduğunu keşfedenler böylece bir taşla birkaç kuş vurdular bizler nasıl olsa robot olmaya para ödeyen gönüllüleriz. Böylece hem robotlaşıyoruz hem de bunun için her şeyimizi feda ediyoruz.  Önce Facebook gibi biraz daha insansı yazılımlarla toplumu bu mecralara alıştırdılar. Bir süre sonra insanların düşündüklerini yazabilmesine biraz fazla imkân tanıyan Facebook’u demode kılıp daha az kelamla daha çok şey anlattığını zanneden söz cambazları için Twitter’ı icat ettiler böylece ifadelerimize, düşüncelerimize biraz daha sınır koydular. Sonra WhatsApp’ı hayatımızın merkezine oturttular. Artık bütün yazışmalarımız emoji diline dönüştü. Artık “lambada titreyen alev üşüyor” gibi bir cümleyi kurabilmemiz mümkün olmayan bir hale geldik. Uzun uzun sevgi sözcükleri yerine bir iki kalpli emoji ile bütün duygularımızı aktardığımıza kanaat getirdik. Böylece uzun uzun yazmak, okumak, dinlemek zahmetinden de kurtulduk (!). Türkiye’de bireylerin günde ortalama 2 saat 46 dakikayı asosyal medyada geçirdiği bir dönemde değil yazmaya, okumaya, birbirimizle konuşmaya da vaktimiz kalmadı. Üstelik bu istatistik 2019’ait yani pandemi öncesine.  

Bin Dokuz Yüz Seksen Dört romanında “parti”, insanların düşünmesini engellemenin bir yolunu bulmuştur: yeni bir dil; adı da “yenikonuş”. Yenikonuş’un tek amacı, kullanılmakta olan sözcükleri her geçen gün biraz daha azaltarak, insanların kendilerini ifade edebilmelerini olanaksız kılmaktır. 1984'te henüz yenikonuş tek iletim aracı değildir, İngilizce ile birlikte kullanılmaktadır. Ama partinin hedefi yenikonuş'un 2050'ye dek İngilizcenin tamamen yerini almasıdır. Yenikonuş benimsendiği ve ingilizce (Osmanlıca diye ifade edilen ve kültürümüzle meczolmuş aslında öz Türkçemizin) tamamen unutulduğu zaman, kabul gören öğretilere karşıt düşüncenin üzerinde düşünülmesi olanaksız hale gelecektir. Yani, yenikonuş'un sözcük dağarcığı, bir parti üyesinin açıklamak istediği tüm kavramları doğru ve ustaca kullanabilmesine izin verirken, bunun dışındaki tüm kavramları ve onlara ulaşabilmenin dolambaçlı yöntemlerini ortadan kaldırmaktadır. 

Aslında kitap üzerine ve dil üzerine söylemek istediğim daha çok şey var ama eminim ki beni buraya kadar çok az kişi okuyacak. Okuyanlar yoruma nokta (.) koysun desem zannımca kendimi rezil ederim acaba kaç kişi nokta koyar? J

Bilal Dursun YILMAZ

 
Etiketler: Yazının, başlığını, okura, bırakıyorum…,
Yorumlar
Yazarın Diğer Yazıları
09 Nisan 2021
Bin Yılı Aydınlatan Güneş Hoca Ahmed Yesevi
03 Mart 2021
Kariyer planlaması…
27 Şubat 2021
“BENİM 28 ŞUBATIM”
30 Aralık 2020
80’li Yılların Çocuklarına Mektup
03 Eylül 2020
İki güzel insana; Hasana ve Mahmut’a mektup
01 Eylül 2020
Bir aşkın, bir tutkunun ardından giden bir ömür/ 5
17 Ağustos 2020
Bir aşkın, bir tutkunun ardından giden bir ömür/ 3
13 Ağustos 2020
Bir aşkın, bir tutkunun ardından giden bir ömür/ 2
12 Ağustos 2020
Bir aşkın, bir tutkunun ardından giden bir ömür…
04 Ağustos 2020
Bir aşkın, bir tutkunun ardından giden bir ömür…
23 Mayıs 2020
Akif Emre’nin ruhuna ithafen…
20 Mart 2020
Korona’ya mektup/2
17 Mart 2020
Korona’ya mektup
08 Mart 2020
Nikâh şahidim Altaylı’ya* mektup
02 Mart 2020
SELÇUK BAYRAKTAR ’A MEKTUP…
21 Şubat 2020
Kızıma mektuplar/1
20 Şubat 2020
Öğrencilerime, genç kardeşlerime mektuplar/1*
13 Şubat 2020
KARDEŞİME MEKTUPLAR/1
30 Kasım 2019
NASİHAT-İ NASİHAT …
22 Kasım 2019
Ömer, Kadın, Cinayet…
09 Kasım 2019
Fedâkârlığa farklı bir bakış
08 Kasım 2019
‘Hacım Sultan Belgeseli’ İzleyiciyle Buluştu
04 Kasım 2019
Orta Asya’da SSCB Duvarı Vardı, Ortadoğu’da İse Biz “Irkçı” Duvarlar Ördük
14 Ekim 2019
Algıyı yönetenler beni bile ele geçirmişler!
12 Ekim 2019
SANATIN KADRİNİ SANATÇI BİLİR: BİR “VAV” ÇEKMEK
10 Eylül 2019
Gönüllü Köleyim!
08 Eylül 2019
Çantadakiler-V
20 Ağustos 2019
ÇANTADAKİLER-2
03 Ağustos 2019
ÇANTADAKİLER-1
19 Temmuz 2019
Bizi Kim Kurtarabilir?
18 Temmuz 2019
BİZİ KİM KURTARABİLİR?
15 Temmuz 2019
Duygular Anlatılabilir mi?
12 Temmuz 2019
EŞCİNSEL HAREKETTEN YENİ KURULACAK PARTİLERE …
10 Temmuz 2019
YAŞADIKLARIMDAN ASLA PİŞMANLIK DUYMADIM, ÖFKEM YAŞAYAMADIKLARIMA
05 Temmuz 2019
KÜÇÜK AMA İŞLEVİ BÜYÜK
03 Temmuz 2019
AK PARTİ, GENÇLER VE GELECEK …
01 Temmuz 2019
MÜLAKAT
26 Haziran 2019
MÜZMİNLİĞİN KIRILIŞI
24 Haziran 2019
SUSKUNLUK SARMALINI KIRAN ADAM …
22 Haziran 2019
SİYEZ BULGURU VE DEĞİŞEN STATÜ GÖSTERGELERİ
Haber Yazılımı