Çocuklarımızın Kalbine Ne Bırakıyoruz?
Çocuklarımızın Kalbine Ne Bırakıyoruz?
Son zamanlarda çocukların karıştığı şiddet olaylarını gördükçe zihnimde aynı soru beliriyor: Bir çocuk nasıl oluyor da şiddeti bir çözüm yolu olarak görmeye başlıyor?
Elbette yapılan yanlışın sorumluluğu ortadan kalkmaz. Ancak bir çocuğu yalnızca yaptığı davranış üzerinden tanımlamak, bizi asıl sormamız gereken sorudan uzaklaştırabilir.
Çünkü belki de asıl soru şudur: Bir çocuk bu noktaya nasıl geliyor?
Bir çocuğun karakteri, tek bir günde ve tek bir etkenle şekillenmiyor. Bir yapbozun parçaları gibi; aile, okul, arkadaş çevresi, içinde yaşadığı toplum, karşılaştığı içerikler ve yetişkinlerin ona sunduğu örnekler zamanla bir araya geliyor.
Peki, biz bu yapbozun hangi parçalarını çocuklarımızın önüne koyuyoruz?
Çocuklarımız ne zaman çocukluğunu kaybetti?
Çocuk yetiştirmek yalnızca onun karnını doyurmak, eğitimini takip etmek ve gelecekte iyi bir meslek sahibi olmasını sağlamak değildir. Elbette akademik başarı önemlidir. Fakat çocuğumuzun başarılı olmasını isterken, nasıl bir insan olmasını istediğimizi de aynı ciddiyetle düşünüyor muyuz?
Merhametli mi? Adalet duygusu gelişmiş mi? Sabırlı mı? Kendini kontrol edebiliyor mu? Başkasının sınırlarını gözetebiliyor, bir başkasının acısını fark edebiliyor mu?
Bunlar da en az akademik başarı kadar üzerinde durulması gereken kazanımlar.
Çünkü çocuklar değerleri yalnızca kendilerine söylenen cümlelerden öğrenmiyor; büyük ölçüde gördüklerinden öğreniyorlar.
“Sabırlı ol” derken biz ne kadar sabırlıyız? “Dinlemeyi bil” derken çocuğumuzu gerçekten dinliyor muyuz? “Merhametli ol” derken hayatımızdaki insanlara ve diğer canlılara nasıl davranıyoruz?
Çocuğumuza bir sınır koyup ısrar karşısında o sınırı sürekli değiştiriyorsak ona yalnızca bir ekran süresi vermiş olmuyoruz; sınırların ne kadar zorlanırsa değişebileceğini de öğretiyoruz.
Kararlılık, katılık değildir. Çocuğun ihtiyacını gözetirken sınırlarımızı tutarlı biçimde koruyabilmek de ebeveynliğin önemli bir parçasıdır.
Üstelik mesele yalnızca ekran başında geçirilen süre değildir. Çocuğun ekranda ne gördüğü, hangi içeriklerle karşılaştığı ve bu içeriklerin hayatındaki yeri de önemlidir.
Bir başka mesele ise bazen farkına varmadan çocuklarımızın omuzlarına bıraktığımız kendi yarım kalmış hikâyelerimizdir.
“Ben okuyamadım, o okusun.”
“Ben yaşayamadım, o yaşasın.”
“Benim sahip olamadıklarım onun olsun.”
Bunda çoğu zaman kötü bir niyet yoktur. Tam tersine, sevgi ve iyi niyet vardır. Fakat kendimize şu soruyu sormamız gerekir: Çocuğuma gerçekten ihtiyacı olanı mı veriyorum, yoksa kendi geçmişimde tamamlayamadığım bir şeyi onun hayatında tamamlamaya mı çalışıyorum?
Belki de çocuk yetiştirmek, önce kendimize bakmayı gerektiriyor.
Biz nasıl çocuklar yetiştiriyoruz?
Bir çocuğun gelişimini yalnızca ailede olup bitenlerle açıklayamayız. Okul, arkadaş çevresi, toplumsal ortam ve dijital dünya da onun düşüncelerini, davranışlarını ve değer algısını etkileyebilir. Bu nedenle sorumluluğu tek bir kişiye ya da etkene yüklemek yerine, bütün parçaları birlikte değerlendirmek gerekir.
Ben çocuklara değerlerin nasıl aktarılabileceği üzerine araştıran ve yazan biriyim. Bu alanda düşündükçe bir şeyi daha net görüyorum: Değerler birbirinden bağımsız değil.
Merhamet, adalet, sevgi, saygı, sabır ve özdenetim birbirini besleyen halkalar gibi.
Bir çocuğa sevgiyi anlatıp öfkemizi kontrol edemiyorsak, saygıyı anlatıp onun duygularını sürekli küçümsüyorsak, dürüstlüğü anlatıp günlük hayatımızda küçük yalanları normalleştiriyorsak verdiğimiz mesajlar birbirini tamamlamıyor.
Çünkü çocuk, yalnızca ne söylendiğini değil, nasıl yaşandığını da öğreniyor.
Bu nedenle değer eğitiminin yalnızca çocuklara anlatılacak birkaç güzel cümleden ibaret olmadığını düşünüyorum. Asıl mesele, o değerlerin hayatın içinde karşılığını bulabilmesi.
Ve burada manevi değerler de önemli bir yer tutuyor.
Çocuklarımızın kalbine iyiliği, merhameti, adaleti ve güzel ahlakı yerleştirmeye çalışırken Kur’an’ın rehberliğini ve Peygamber Efendimizin örnekliğini de dikkate almamız gerektiğine inanıyorum.
Bunu, bir çocuğun şiddete yönelmesinin tek sebebi olarak söylemiyorum. Böyle bir sonucu yalnızca tek bir nedene bağlamak doğru olmaz. Ancak çocukların değer dünyasını oluştururken bize sunulan bu güçlü rehberlik üzerinde yeniden düşünmemiz gerektiğini söylüyorum.
Çünkü mesele yalnızca “Çocuğum ne biliyor?” sorusu değil.
Bir de “Çocuğum bildikleriyle nasıl bir insan oluyor?” sorusu var.
Peki, biz ne bırakıyoruz?
Çocukların karıştığı şiddet haberlerini gördüğümüzde üzülüyoruz. Fakat bir başka soruyu da sormamız gerekiyor:
Çocukların iyiliklerini neden daha az görüyoruz?
Bir arkadaşına yardım eden, zor durumda olan birini fark eden, yaralı bir hayvanın yardımına koşan, paylaşmayı bilen, haksızlık karşısında ses çıkaran çocukların hikâyeleri de görünür olamaz mı?
Kötülüğü görmezden gelelim demiyorum. Sorunları konuşmalı, nedenlerini anlamaya çalışmalıyız. Fakat çocuklara yalnızca nasıl bir dünyanın içinde yaşadığımızı değil, nasıl bir dünya kurabileceğimizi de göstermek zorundayız.
Belki bütün bunların başlangıç noktası, kendi hayatımıza biraz daha dikkatle bakmaktır.
Önce kendimizin, sonra eşimizin, sonra çocuğumuzun gözlerinin içine gerçekten bakıp sormak:
“Benim gerçek ihtiyacım ne?”
Çünkü bazen hepimiz yalnızca karnımızı doyurmaya, günlük sorumluluklarımızı yerine getirmeye çalışırken insanın asıl ihtiyaçlarını gözden kaçırabiliyoruz. Görülmek, duyulmak, anlaşılmak, sevilmek, değerli hissetmek...
Ve aslında hepimiz aynı halkanın bir parçasıyız: Kendimiz, eşimiz, çocuklarımız, ailemiz ve toplum...
Bir halkadaki kopukluk, diğer halkaları da etkiliyor.
O hâlde çocuklarımızın geleceğini konuşmadan önce, onlara bugün ne bıraktığımıza bakmalıyız.
Söylediklerimizi mi?
Yaşadıklarımızı mı?
Sahip olduklarımızı mı?
Yoksa bütün bunların ötesinde, kalplerinde yıllar sonra da taşıyabilecekleri güzel bir iz mi?
Çocuklarımızın kalbine bugün ne bırakıyoruz?
Seher Başdaş
Ekleme
Tarihi: 09 Ekim 2026 -Cuma
Çocuklarımızın Kalbine Ne Bırakıyoruz?
Çocuklarımızın Kalbine Ne Bırakıyoruz?
Son zamanlarda çocukların karıştığı şiddet olaylarını gördükçe zihnimde aynı soru beliriyor: Bir çocuk nasıl oluyor da şiddeti bir çözüm yolu olarak görmeye başlıyor?
Elbette yapılan yanlışın sorumluluğu ortadan kalkmaz. Ancak bir çocuğu yalnızca yaptığı davranış üzerinden tanımlamak, bizi asıl sormamız gereken sorudan uzaklaştırabilir.
Çünkü belki de asıl soru şudur: Bir çocuk bu noktaya nasıl geliyor?
Bir çocuğun karakteri, tek bir günde ve tek bir etkenle şekillenmiyor. Bir yapbozun parçaları gibi; aile, okul, arkadaş çevresi, içinde yaşadığı toplum, karşılaştığı içerikler ve yetişkinlerin ona sunduğu örnekler zamanla bir araya geliyor.
Peki, biz bu yapbozun hangi parçalarını çocuklarımızın önüne koyuyoruz?
Çocuklarımız ne zaman çocukluğunu kaybetti?
Çocuk yetiştirmek yalnızca onun karnını doyurmak, eğitimini takip etmek ve gelecekte iyi bir meslek sahibi olmasını sağlamak değildir. Elbette akademik başarı önemlidir. Fakat çocuğumuzun başarılı olmasını isterken, nasıl bir insan olmasını istediğimizi de aynı ciddiyetle düşünüyor muyuz?
Merhametli mi? Adalet duygusu gelişmiş mi? Sabırlı mı? Kendini kontrol edebiliyor mu? Başkasının sınırlarını gözetebiliyor, bir başkasının acısını fark edebiliyor mu?
Bunlar da en az akademik başarı kadar üzerinde durulması gereken kazanımlar.
Çünkü çocuklar değerleri yalnızca kendilerine söylenen cümlelerden öğrenmiyor; büyük ölçüde gördüklerinden öğreniyorlar.
“Sabırlı ol” derken biz ne kadar sabırlıyız? “Dinlemeyi bil” derken çocuğumuzu gerçekten dinliyor muyuz? “Merhametli ol” derken hayatımızdaki insanlara ve diğer canlılara nasıl davranıyoruz?
Çocuğumuza bir sınır koyup ısrar karşısında o sınırı sürekli değiştiriyorsak ona yalnızca bir ekran süresi vermiş olmuyoruz; sınırların ne kadar zorlanırsa değişebileceğini de öğretiyoruz.
Kararlılık, katılık değildir. Çocuğun ihtiyacını gözetirken sınırlarımızı tutarlı biçimde koruyabilmek de ebeveynliğin önemli bir parçasıdır.
Üstelik mesele yalnızca ekran başında geçirilen süre değildir. Çocuğun ekranda ne gördüğü, hangi içeriklerle karşılaştığı ve bu içeriklerin hayatındaki yeri de önemlidir.
Bir başka mesele ise bazen farkına varmadan çocuklarımızın omuzlarına bıraktığımız kendi yarım kalmış hikâyelerimizdir.
“Ben okuyamadım, o okusun.”
“Ben yaşayamadım, o yaşasın.”
“Benim sahip olamadıklarım onun olsun.”
Bunda çoğu zaman kötü bir niyet yoktur. Tam tersine, sevgi ve iyi niyet vardır. Fakat kendimize şu soruyu sormamız gerekir: Çocuğuma gerçekten ihtiyacı olanı mı veriyorum, yoksa kendi geçmişimde tamamlayamadığım bir şeyi onun hayatında tamamlamaya mı çalışıyorum?
Belki de çocuk yetiştirmek, önce kendimize bakmayı gerektiriyor.
Biz nasıl çocuklar yetiştiriyoruz?
Bir çocuğun gelişimini yalnızca ailede olup bitenlerle açıklayamayız. Okul, arkadaş çevresi, toplumsal ortam ve dijital dünya da onun düşüncelerini, davranışlarını ve değer algısını etkileyebilir. Bu nedenle sorumluluğu tek bir kişiye ya da etkene yüklemek yerine, bütün parçaları birlikte değerlendirmek gerekir.
Ben çocuklara değerlerin nasıl aktarılabileceği üzerine araştıran ve yazan biriyim. Bu alanda düşündükçe bir şeyi daha net görüyorum: Değerler birbirinden bağımsız değil.
Merhamet, adalet, sevgi, saygı, sabır ve özdenetim birbirini besleyen halkalar gibi.
Bir çocuğa sevgiyi anlatıp öfkemizi kontrol edemiyorsak, saygıyı anlatıp onun duygularını sürekli küçümsüyorsak, dürüstlüğü anlatıp günlük hayatımızda küçük yalanları normalleştiriyorsak verdiğimiz mesajlar birbirini tamamlamıyor.
Çünkü çocuk, yalnızca ne söylendiğini değil, nasıl yaşandığını da öğreniyor.
Bu nedenle değer eğitiminin yalnızca çocuklara anlatılacak birkaç güzel cümleden ibaret olmadığını düşünüyorum. Asıl mesele, o değerlerin hayatın içinde karşılığını bulabilmesi.
Ve burada manevi değerler de önemli bir yer tutuyor.
Çocuklarımızın kalbine iyiliği, merhameti, adaleti ve güzel ahlakı yerleştirmeye çalışırken Kur’an’ın rehberliğini ve Peygamber Efendimizin örnekliğini de dikkate almamız gerektiğine inanıyorum.
Bunu, bir çocuğun şiddete yönelmesinin tek sebebi olarak söylemiyorum. Böyle bir sonucu yalnızca tek bir nedene bağlamak doğru olmaz. Ancak çocukların değer dünyasını oluştururken bize sunulan bu güçlü rehberlik üzerinde yeniden düşünmemiz gerektiğini söylüyorum.
Çünkü mesele yalnızca “Çocuğum ne biliyor?” sorusu değil.
Bir de “Çocuğum bildikleriyle nasıl bir insan oluyor?” sorusu var.
Peki, biz ne bırakıyoruz?
Çocukların karıştığı şiddet haberlerini gördüğümüzde üzülüyoruz. Fakat bir başka soruyu da sormamız gerekiyor:
Çocukların iyiliklerini neden daha az görüyoruz?
Bir arkadaşına yardım eden, zor durumda olan birini fark eden, yaralı bir hayvanın yardımına koşan, paylaşmayı bilen, haksızlık karşısında ses çıkaran çocukların hikâyeleri de görünür olamaz mı?
Kötülüğü görmezden gelelim demiyorum. Sorunları konuşmalı, nedenlerini anlamaya çalışmalıyız. Fakat çocuklara yalnızca nasıl bir dünyanın içinde yaşadığımızı değil, nasıl bir dünya kurabileceğimizi de göstermek zorundayız.
Belki bütün bunların başlangıç noktası, kendi hayatımıza biraz daha dikkatle bakmaktır.
Önce kendimizin, sonra eşimizin, sonra çocuğumuzun gözlerinin içine gerçekten bakıp sormak:
“Benim gerçek ihtiyacım ne?”
Çünkü bazen hepimiz yalnızca karnımızı doyurmaya, günlük sorumluluklarımızı yerine getirmeye çalışırken insanın asıl ihtiyaçlarını gözden kaçırabiliyoruz. Görülmek, duyulmak, anlaşılmak, sevilmek, değerli hissetmek...
Ve aslında hepimiz aynı halkanın bir parçasıyız: Kendimiz, eşimiz, çocuklarımız, ailemiz ve toplum...
Bir halkadaki kopukluk, diğer halkaları da etkiliyor.
O hâlde çocuklarımızın geleceğini konuşmadan önce, onlara bugün ne bıraktığımıza bakmalıyız.
Söylediklerimizi mi?
Yaşadıklarımızı mı?
Sahip olduklarımızı mı?
Yoksa bütün bunların ötesinde, kalplerinde yıllar sonra da taşıyabilecekleri güzel bir iz mi?
Çocuklarımızın kalbine bugün ne bırakıyoruz?
Seher Başdaş
Yazıya ifade bırak !
Bu yazıya hiç ifade kullanılmamış ilk ifadeyi siz kullanın.
Okuyucu Yorumları
(0)
Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.
