MİSAFİR KALEM
Köşe Yazarı
MİSAFİR KALEM
 

TEOLOJİDE SOFİSTİK MASKE

TEOLOJİDE SOFİSTİK MASKE İnsandaki ideolojik yönelim ihtiyacı, sığınma yöntemleri eski çağlardan beri varlığını sürdüren ve insan doğasında olan bir gereksinimdir. Bu varoluşsal gereklilik hakiki manada bir yerde kendini bulamadığında batıl olarak yerini doldurur. Geçmiş tarihin damarlarından akan birçok yönelim bugün, sosyo-kültürel sapmalarla devam etmektedir. İslam inancına tezat düşen tezahürün bugünkü yansımasına ve geçmiş tarihin İslam karşıtlığına iyice bakmak gerekir. Biliyoruz ki tarih, tekerrürden ibarettir. Rab, yozlaşan insanlara binaen saptırılan kitaplar sonrasında koruyacağını söylediği son kitap olan Kur'an'ı indirdi. Onun korunaklığının kesin olduğu bilincinde olsak da büyük çabalarla mana tahrifine uğratılmaya çalışıldığını da anbean görebilmekteyiz. Geçmiş zamanlarda da hem pratik hem teorik tahriflerin her dönemin kendine özgü levhasında parçalara ayrıldı. İslam'ın belli başlı argümanlarının birtakım değişimlere uğramasının vesvesesi tam da bu çağda çok popüler. Neden mi? Çünkü yalnızca aklın ve zekanın tek mutlak sayılmasıyla; kalbi ve vahyi dışlayan bazı yaklaşımların araştırmaya, bilimselliğe aşırı anlam yükleyişiyle güya İslam'ı şarj ettiklerini söyleyerek ve sünnet-hadis ikilemesinin reddiyle de kendilerini deşarj ettiler. İslam ve anti-İslam düşüncesindeki rekabet, İblis'in kibrine şayan, avanelerine ise tam bir rehavet oldu. İslam dininde kalbi devre dışı bırakmak, sadece akıl ve zeka ekseni etrafında dönmesi oldukça garip. Dünyadaki okyanusların ve yeryüzü kabuğunun beraberliğindeki harikulade Dünya yaratılışının, insanın inancındaki dünyanın da akıl ve kalp çizgisinde olması bir o kadar dengeli ve düzenli inanç kalıbı olacaktır. İslam yıkıcılığının üstten değil temelden görülmeyen şekilde yıkılmaya çalışılmasında verilen bu etkinin, mukabili olarak kalpteki aklın ifsadıyla tepkiselleştirildi. Profesyonel akıl, zihin, bilimsellik ve araştırma adı altında algı operasyonunun mağlubu, katledilen "kalplerin aklı" oldu. Burada mağlubiyetten daha öte düşünülmesi gereken ise "Neden bu strateji kullanıldı?" diye düşünmek olacaktır. Çağımızın abartılı şekilde pompaladığı akıl ve bilgi bombardımanı bir şeyleri insana kabul ettirmek adına artık doğrudan değil, farklı renklerde göstermeyi yeğliyor gibi kendini. Bu gereklilik İslam'ı, görünmeyen kısımdan görünmez bir biçimde yıkmaktı. İslam dinindeki hakikati göstermek adına kendilerince pelesenk ettikleri "aklını kullan" cümlesiyle verilmek istenen mesajın ve bazı ilgili ayetlerin kendi inanış ve yorumlarına göre tek algılanabilir somut kavram üzerinden telkinlerle bir kalıba sığdırılmaya çalışılmaktadır. Doğrudan insanların deizm, oryantalizm ve agnostisizm gibi inançlara davet eylemi yitirdi artık kendini. Yeni stratejilerle, günümüz teknoloji ve bilimin hakimiyetinden esinlenerek daha profesyonel davet versiyonu ile güncellendi. Ne de olsa eskiye nazaran insanlığın cehaleti sünmüş, eski cehalet kavramından çok daha farklı bir forma kavuşmuş durumda. Kalbi olarak İslam'a meyilli olan bir kişiye doğrudan İslam'a aykırı "izmler" çağrısı yapılsaydı kişi vicdanen daha rahatsız olacaktı; şimdi biraz daha süslü ve soslu bir tahrif var. Keza, bilimsel açıklamayla savunulan savlara göre; bazı teolojik yorumlarda, Sanskritçe ve Farsçada namas veya namaste kelimesinin Kur'an'da salat olarak geçmesini, salat kelimesinin asıl anlamının dua ve yönelmedir çevirisiyle kafaları kurcalamaya çalışmak bu soslu tahrif sunumlardan birkaçı. Etimolojik birçok kelimenin farklı şekil alabilmesi, eski kelimelerin İslam'da ıstılah anlamda yorumlanabilirliği perde arkasında kaldı. O gösterilemez. Kalbi uykudan uyandırır. Başka ayetlerde "secde ve rüku edin" diyerek fiziksel namaz ritüelinin olduğu ayetler de gayet aşikar. Geçmişte farklı dinlerin meditasyon hareketlerinin var olması insana fıtraten o eylemin olması gerekiyor diye dedirtebilir mi? Fiziksel hareketlerle Allah'a olan inancını, kibrini yerlere serdiğini göstermeli değil mi insan? İslam'ı seçen biri neden namaz ile değil de farklı yönelimlerle Allah'a yönelmeyi seçer ki? Bu meselelerde muallakta olan güruhlara göre İslam'ın kabulü akıllarınca kendilerini belirli bir kaba soktukları inancını doğurur. Başka bir sebep olarak da kendi nefsani konforlarına göre biçilen bu kaftanın inançlarına tam oturması vicdanlarını baskılar. Fakat, savunulan belirsizlik fikirlerinin şekillenmesi için girilen bir kap olduğunun farkında olmaz. Katı bir cismin girdiği kabın şeklini alması mümkün olmayan bir durumdur. İnsan da nefsindeki arzularından sebep, kendini sonradan yeni bir kalıba sokmak ve sığdırmak istemez. Sudan yaratılan insan, ete kemiğe bürünerek katı hale dönüştüğü için, tıpkı katı cismin artık sonradan şekillenemeyeceği yanılgısıyla kendini onunla eşitlemeye çalışır. Ama yanılır. Tüm bunlardan kaçmaya çalışırken özgür olmak adına kendini sığdırmak istemediği kalıpların aksine, nefsin kalıbında sıkışıp kalmıştır çoktan. Yoktan var edilen insan bir damla alaka iken, ete kemiğe bürünen ve insan formuna dönüşen kusursuz bir kalıptadır şimdi. Ve bu girdiği kalıp şu an ona dünyada yaşama lütfu sunmakta. Duru İslam dinindeki forma giren ve bir kalıba girme korkusu yaşayan bu iki ayrı insandan örnekle inandıklarımızı akıl ve kalp süzgecinden süzerek hakiki inancın özünü İslam'ın muteber kitabına uyarak fıtratımızda zaten var olan kabın şekline koymak ve posasını atmak zorundayız. Bu özün ardında kalan posanın, sadece bilimsel araştırma ve gerçeği bulmak adı altına sığdırılarak teolojik olarak bir zemine oturtulmaya çalışıldığı fikri olduğu oldukça aşikar. Bunu görebilmek için "gerçeği bulduruyorum" diyen safsataların furyasında boğulmamak gerekir. Kalbimizin ve zihnimizin sıkışmışlığında kaldıysak, bunu sadece akıl ile değil; akıl ve kalbin ortaklığıyla gerçek inanca kavuşturabiliriz. Esra Tekgöz tekgozesra759@gmail.com
Ekleme Tarihi: 23 Haziran 2026 -Salı

TEOLOJİDE SOFİSTİK MASKE

TEOLOJİDE SOFİSTİK MASKE İnsandaki ideolojik yönelim ihtiyacı, sığınma yöntemleri eski çağlardan beri varlığını sürdüren ve insan doğasında olan bir gereksinimdir. Bu varoluşsal gereklilik hakiki manada bir yerde kendini bulamadığında batıl olarak yerini doldurur. Geçmiş tarihin damarlarından akan birçok yönelim bugün, sosyo-kültürel sapmalarla devam etmektedir. İslam inancına tezat düşen tezahürün bugünkü yansımasına ve geçmiş tarihin İslam karşıtlığına iyice bakmak gerekir. Biliyoruz ki tarih, tekerrürden ibarettir. Rab, yozlaşan insanlara binaen saptırılan kitaplar sonrasında koruyacağını söylediği son kitap olan Kur'an'ı indirdi. Onun korunaklığının kesin olduğu bilincinde olsak da büyük çabalarla mana tahrifine uğratılmaya çalışıldığını da anbean görebilmekteyiz. Geçmiş zamanlarda da hem pratik hem teorik tahriflerin her dönemin kendine özgü levhasında parçalara ayrıldı. İslam'ın belli başlı argümanlarının birtakım değişimlere uğramasının vesvesesi tam da bu çağda çok popüler. Neden mi? Çünkü yalnızca aklın ve zekanın tek mutlak sayılmasıyla; kalbi ve vahyi dışlayan bazı yaklaşımların araştırmaya, bilimselliğe aşırı anlam yükleyişiyle güya İslam'ı şarj ettiklerini söyleyerek ve sünnet-hadis ikilemesinin reddiyle de kendilerini deşarj ettiler. İslam ve anti-İslam düşüncesindeki rekabet, İblis'in kibrine şayan, avanelerine ise tam bir rehavet oldu. İslam dininde kalbi devre dışı bırakmak, sadece akıl ve zeka ekseni etrafında dönmesi oldukça garip. Dünyadaki okyanusların ve yeryüzü kabuğunun beraberliğindeki harikulade Dünya yaratılışının, insanın inancındaki dünyanın da akıl ve kalp çizgisinde olması bir o kadar dengeli ve düzenli inanç kalıbı olacaktır. İslam yıkıcılığının üstten değil temelden görülmeyen şekilde yıkılmaya çalışılmasında verilen bu etkinin, mukabili olarak kalpteki aklın ifsadıyla tepkiselleştirildi. Profesyonel akıl, zihin, bilimsellik ve araştırma adı altında algı operasyonunun mağlubu, katledilen "kalplerin aklı" oldu. Burada mağlubiyetten daha öte düşünülmesi gereken ise "Neden bu strateji kullanıldı?" diye düşünmek olacaktır. Çağımızın abartılı şekilde pompaladığı akıl ve bilgi bombardımanı bir şeyleri insana kabul ettirmek adına artık doğrudan değil, farklı renklerde göstermeyi yeğliyor gibi kendini. Bu gereklilik İslam'ı, görünmeyen kısımdan görünmez bir biçimde yıkmaktı. İslam dinindeki hakikati göstermek adına kendilerince pelesenk ettikleri "aklını kullan" cümlesiyle verilmek istenen mesajın ve bazı ilgili ayetlerin kendi inanış ve yorumlarına göre tek algılanabilir somut kavram üzerinden telkinlerle bir kalıba sığdırılmaya çalışılmaktadır. Doğrudan insanların deizm, oryantalizm ve agnostisizm gibi inançlara davet eylemi yitirdi artık kendini. Yeni stratejilerle, günümüz teknoloji ve bilimin hakimiyetinden esinlenerek daha profesyonel davet versiyonu ile güncellendi. Ne de olsa eskiye nazaran insanlığın cehaleti sünmüş, eski cehalet kavramından çok daha farklı bir forma kavuşmuş durumda. Kalbi olarak İslam'a meyilli olan bir kişiye doğrudan İslam'a aykırı "izmler" çağrısı yapılsaydı kişi vicdanen daha rahatsız olacaktı; şimdi biraz daha süslü ve soslu bir tahrif var. Keza, bilimsel açıklamayla savunulan savlara göre; bazı teolojik yorumlarda, Sanskritçe ve Farsçada namas veya namaste kelimesinin Kur'an'da salat olarak geçmesini, salat kelimesinin asıl anlamının dua ve yönelmedir çevirisiyle kafaları kurcalamaya çalışmak bu soslu tahrif sunumlardan birkaçı. Etimolojik birçok kelimenin farklı şekil alabilmesi, eski kelimelerin İslam'da ıstılah anlamda yorumlanabilirliği perde arkasında kaldı. O gösterilemez. Kalbi uykudan uyandırır. Başka ayetlerde "secde ve rüku edin" diyerek fiziksel namaz ritüelinin olduğu ayetler de gayet aşikar. Geçmişte farklı dinlerin meditasyon hareketlerinin var olması insana fıtraten o eylemin olması gerekiyor diye dedirtebilir mi? Fiziksel hareketlerle Allah'a olan inancını, kibrini yerlere serdiğini göstermeli değil mi insan? İslam'ı seçen biri neden namaz ile değil de farklı yönelimlerle Allah'a yönelmeyi seçer ki? Bu meselelerde muallakta olan güruhlara göre İslam'ın kabulü akıllarınca kendilerini belirli bir kaba soktukları inancını doğurur. Başka bir sebep olarak da kendi nefsani konforlarına göre biçilen bu kaftanın inançlarına tam oturması vicdanlarını baskılar. Fakat, savunulan belirsizlik fikirlerinin şekillenmesi için girilen bir kap olduğunun farkında olmaz. Katı bir cismin girdiği kabın şeklini alması mümkün olmayan bir durumdur. İnsan da nefsindeki arzularından sebep, kendini sonradan yeni bir kalıba sokmak ve sığdırmak istemez. Sudan yaratılan insan, ete kemiğe bürünerek katı hale dönüştüğü için, tıpkı katı cismin artık sonradan şekillenemeyeceği yanılgısıyla kendini onunla eşitlemeye çalışır. Ama yanılır. Tüm bunlardan kaçmaya çalışırken özgür olmak adına kendini sığdırmak istemediği kalıpların aksine, nefsin kalıbında sıkışıp kalmıştır çoktan. Yoktan var edilen insan bir damla alaka iken, ete kemiğe bürünen ve insan formuna dönüşen kusursuz bir kalıptadır şimdi. Ve bu girdiği kalıp şu an ona dünyada yaşama lütfu sunmakta. Duru İslam dinindeki forma giren ve bir kalıba girme korkusu yaşayan bu iki ayrı insandan örnekle inandıklarımızı akıl ve kalp süzgecinden süzerek hakiki inancın özünü İslam'ın muteber kitabına uyarak fıtratımızda zaten var olan kabın şekline koymak ve posasını atmak zorundayız. Bu özün ardında kalan posanın, sadece bilimsel araştırma ve gerçeği bulmak adı altına sığdırılarak teolojik olarak bir zemine oturtulmaya çalışıldığı fikri olduğu oldukça aşikar. Bunu görebilmek için "gerçeği bulduruyorum" diyen safsataların furyasında boğulmamak gerekir. Kalbimizin ve zihnimizin sıkışmışlığında kaldıysak, bunu sadece akıl ile değil; akıl ve kalbin ortaklığıyla gerçek inanca kavuşturabiliriz. Esra Tekgöz tekgozesra759@gmail.com
Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve haber111.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.