KIZIL VEDA: “AHISKA SÜRGÜNÜ”
KIZIL VEDA: “AHISKA SÜRGÜNÜ”
Ahıska Türklerini neredeyse bilmeyenimiz yoktur. Onların dramatik sürgününden birçoğumuz haberdardır. Hatırlandıkça yürek burkan, insanın kanını donduran o dönemler, Ahıska Türkleri için bir var olma mücadelesi içinde oldukları yıllardır.
Çeşitli vesilelerle hayat hikâyelerine şahitlik ettiğimiz Ahıska Türklerinin sürgün hayatlarının roman tadında kaleme alındığı bir kitapla Balıkesir’in Ayvalık ilçesinde karşılaştım. Baraka Kitap tarafından okuyucuyla buluşturulan kitabın yazarı, yine bir Ahıska Türkü olan ve Ardahan’ın Çetinsu köyünde dünyaya gelen Gülsen Dede Hanımefendi’dir. Kitabı yayımlayan Baraka Yayınları’nın sahibi Tuncay Öztürk tarafından şahsıma hediye edilen kitabı hiç vakit kaybetmeden bir solukta okudum.
Her satırında hüzünlendiğim ve zaman zaman gözyaşlarımı tutamadığım bu eseri sizlere tanıtmak ve sizlerin de bu eserle buluşup okumanız düşüncesiyle bu yazıyı kaleme alıyorum.
Kitaba geçmeden önce Ahıska ve Ahıska Türklerinden kısaca bahsedeyim.
Bugün Gürcistan’ın güneybatı ucunda, Mesheti bölgesi olarak bilinen yerde yer alan Ahıska, bir dönem Osmanlı İmparatorluğu’nun Çıldır Eyaleti’nin merkeziydi. Burada yaşayan Türk/Türkmen ve az sayıdaki Kürt kökenli Müslümanlara verilen ortak ad, Ahıska Türkleridir.
Günümüzde Gürcistan sınırları içinde yer alan Ahıska bölgesi; Türkiye-Ermenistan sınırının kuzeyinde, Gürcistan’ın Acara Özerk Cumhuriyeti’nin doğusunda, Tiflis’in güneybatısında ve Türkiye’nin kuzeydoğusunda, Ardahan’la sınır olan bir bölgedir. Posof Çayı’nın iki tarafında yer alan ve Türkiye sınırına 15 kilometre uzaklıkta bulunan Ahıska, kara yoluyla Tiflis, Batum ve Türkiye’ye bağlanmaktadır. Kaynaklarda yer alan bilgilere göre Ahıska ve çevresinin Türklük tarihi oldukça eski bir döneme dayanmaktadır.
Ahıska Türklerinin bir kısmı 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı sırasında, bir kısmı ise savaşın ardından gerçekleşen Ekim 1917 Bolşevik Devrimi sonrasında Türkiye’ye göç etmiştir. Ancak Ahıska Türklerinin asıl dramatik dönemi, Lenin’in ardından Sovyet Rusya’nın başına geçen Stalin’in yönetimi ve İkinci Dünya Savaşı yıllarıdır.
Rusya’nın başında bulunan Stalin’in 1920’lerin sonlarına doğru uygulamaya başladığı baskıcı politikalardan nasibini alan Ahıska bölgesinde yaşayan Türkler, kendileri için zorlu bir sürecin başladığının belki de henüz farkında değillerdi. Bu dönemde bazı Ahıska Türkleri Türkiye’ye göç etmiş, ancak bu kaçak göçler esnasında hayatını kaybedenler olmuş ve bireysel düzeyde dramatik olaylar yaşanmıştır. Ahıska’da kalanlar ise İkinci Dünya Savaşı başlayıncaya kadar bölgede hayatlarına devam etmişlerdir.
Savaş başladığında, eli silah tutabilecek olanların neredeyse hepsi cepheye, savaşa sürülmüştür. Yaklaşık 40 bin Ahıska Türkü, bir meçhule doğru sürüklenmiştir.
Stalin’in Sovyet rejimi tarafından Türkiye’ye yakınlıkları dolayısıyla “güvenilmez halk” olarak kabul edilen Ahıska Türklerinden savaşa katılamayan çoluk çocuk, yaşlılar ve kadınlar acımasız bir sürgüne tabi tutulmuştur. 1944 yılında yaşanan bu sürgünü sanki şu anda yaşanıyormuş gibi kaleme alan Gülsen Dede Hanımefendi, Kızıl Veda isimli kitabında soydaşlarını anlatırken okuyucuyu da büyük bir hüzne boğuyor.
Birçok sürgün olayını anlatan eser okudum ancak Kızıl Veda bir başkaydı. Kulaktan dolma hikâyelerle tanıdığımız ve bildiğimiz Ahıska Türklerinin o trajik sürgün hikâyesi ancak bu kadar güzel anlatılabilirdi. Kitabı okudukça sanki o trajik sürgünü ben yaşıyormuşum gibi hissettim kendimi. Gülsen Dede, soydaşlarının acılı hikâyesini öylesine etkileyici anlatmış ki kitabı gözyaşları içinde okurken kendimi kaybettim.
Hele Mihrimah’ın sürgün treninde her durakta annesini arayışı yürekleri dağlıyor. Minik yavruyu teselli eden Bilge Dede, adına münhasır bir bilgelikle bütün sürgüne gönderilenleri korumaya çalışıyor.
İnsanları ölüm yolculuğuna götüren trende bulunan Rus askerlerinin acımasızca yaptıklarına ve yolculuğun zorluğuna dayanamayıp açlık vb. nedenlerle ölenlere mi acımak lazım? Yoksa o ölenleri yine acımasızca, gaddarca bir çöp gibi vagonlardan aşağıya, tarlalara ve yol boyunca karşılarına çıkan nehirlere atmalarına mı üzülmek lazım?
İnanın, okudukça boğazım düğümlendi. Bunları, ne kadar zalim ve gaddar olsa da bir insan nasıl yapar? Durum katlanılabilecek gibi değil. Ahıska Türklerinin yaşadığı bu dram ve acı, yürekleri paramparça ediyor.
Sürgün yolcularının gözü önünde bir poşet gibi tarlalara savrulan insan cesetlerini gören diğer yolcuların psikolojisini diri tutmaya çalışan Bilge Dede karakterini öylesine etkileyici işlemiş ki Gülsen Dede’yi yürekten kutlamak gerekiyor.
Kitabın içinde geçen ve Bilge Dede’nin ağzından dökülen şu cümleler, sadece trajik sürgüne ait sözler değil; bugün de hayatın her anında ibretle hatırlanması gereken cümlelerdir. Bilge Dede şöyle haykırıyor:
“Hiçbirimiz, hiçbirimiz yalnız değiliz kardeşlerim. Bizler artık birbirimize emanet, birbirimizin sahibiyiz. Kan bağları değildir önemli olan. Bu soğuk trende can cana verip acılarımızı paylaşabiliyorsak, asıl değerli olan candan bağlılıktır. Artık üzülerek, kahrolarak kendinizi bitirmeyin. Buradaki zalimlerin amacı da bu zaten. Düşmanları sevindirmekten vazgeçin artık. Bugün, canlarımızı değersiz bir eşya gibi trenden aşağıya, buzlu sulara atanlar bilsinler ki her şeyimizi atamadılar. Hiçbir kuvvet, bizim insan olarak belleğimizde yer alan hatıralarımıza asla dokunamayacak. Ancak biz ölürsek o bellek de bizimle ölecek.”
Bilge Dede’nin, insanı kaskatı eden soğukta sıcacık yüreğini ortaya koyuşu takdire şayan. Her ne kadar bir roman da olsa yaşanan dram, gerçeğin ta kendisi. Annesinin soğuk sulara bırakıldığından habersiz yolculuğuna devam eden Mihrimah’ı hiç yanından ayırmayan ve onu koruyan Bilge Dede gibiler, Ahıska Türklerinin bugünlere ulaşmasını sağladı.
Ahıska Türkleri, İkinci Dünya Savaşı’nın sonlarında, 1944 yılının soğuk bir kasım gecesinde, zalim Stalin’in yönetimindeki Sovyet Rusya’nın silahlı askerleri tarafından kapıları çalınarak evlerinden çıkarıldılar. Önce yük kamyonlarına bindirilerek tren istasyonlarına taşındılar. Ardından hayvan taşımak için kullanılan yük vagonlarına bindirilerek ölüm yolculuğuna çıkarıldılar.
Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan ve Azerbaycan topraklarına götürülen Ahıskalılar için Azerbaycan’ın eşsiz lideri Ebulfeyz Elçibey bakın neler diyor:
“Bizler Türk olduğumuzu unutsak da düşman asla unutmaz.”
Ve sözüne şöyle devam ediyor:
“Tarih gösteriyor ki dünyayı yaşatacak bir şey var, o da hak ve adalet!”
Bugün ülkemizde de hayatlarını sürdüren Ahıska Türklerini daha yakından tanımak, onların yaşadığı dramı daha iyi anlamak ve öğrenmek istiyorsanız vakit kaybetmeden Gülsen Dede Hanımefendi’nin soydaşlarını anlattığı Kızıl Veda: Ahıska Sürgünü kitabını okumalısınız. Aslında bu kitabı genç yaşlı, kadın erkek herkes okumalıdır.
Önder Güzelarslan
Ekleme
Tarihi: 24 Ekim 2026 -Cumartesi
KIZIL VEDA: “AHISKA SÜRGÜNÜ”
KIZIL VEDA: “AHISKA SÜRGÜNÜ”
Ahıska Türklerini neredeyse bilmeyenimiz yoktur. Onların dramatik sürgününden birçoğumuz haberdardır. Hatırlandıkça yürek burkan, insanın kanını donduran o dönemler, Ahıska Türkleri için bir var olma mücadelesi içinde oldukları yıllardır.
Çeşitli vesilelerle hayat hikâyelerine şahitlik ettiğimiz Ahıska Türklerinin sürgün hayatlarının roman tadında kaleme alındığı bir kitapla Balıkesir’in Ayvalık ilçesinde karşılaştım. Baraka Kitap tarafından okuyucuyla buluşturulan kitabın yazarı, yine bir Ahıska Türkü olan ve Ardahan’ın Çetinsu köyünde dünyaya gelen Gülsen Dede Hanımefendi’dir. Kitabı yayımlayan Baraka Yayınları’nın sahibi Tuncay Öztürk tarafından şahsıma hediye edilen kitabı hiç vakit kaybetmeden bir solukta okudum.
Her satırında hüzünlendiğim ve zaman zaman gözyaşlarımı tutamadığım bu eseri sizlere tanıtmak ve sizlerin de bu eserle buluşup okumanız düşüncesiyle bu yazıyı kaleme alıyorum.
Kitaba geçmeden önce Ahıska ve Ahıska Türklerinden kısaca bahsedeyim.
Bugün Gürcistan’ın güneybatı ucunda, Mesheti bölgesi olarak bilinen yerde yer alan Ahıska, bir dönem Osmanlı İmparatorluğu’nun Çıldır Eyaleti’nin merkeziydi. Burada yaşayan Türk/Türkmen ve az sayıdaki Kürt kökenli Müslümanlara verilen ortak ad, Ahıska Türkleridir.
Günümüzde Gürcistan sınırları içinde yer alan Ahıska bölgesi; Türkiye-Ermenistan sınırının kuzeyinde, Gürcistan’ın Acara Özerk Cumhuriyeti’nin doğusunda, Tiflis’in güneybatısında ve Türkiye’nin kuzeydoğusunda, Ardahan’la sınır olan bir bölgedir. Posof Çayı’nın iki tarafında yer alan ve Türkiye sınırına 15 kilometre uzaklıkta bulunan Ahıska, kara yoluyla Tiflis, Batum ve Türkiye’ye bağlanmaktadır. Kaynaklarda yer alan bilgilere göre Ahıska ve çevresinin Türklük tarihi oldukça eski bir döneme dayanmaktadır.
Ahıska Türklerinin bir kısmı 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı sırasında, bir kısmı ise savaşın ardından gerçekleşen Ekim 1917 Bolşevik Devrimi sonrasında Türkiye’ye göç etmiştir. Ancak Ahıska Türklerinin asıl dramatik dönemi, Lenin’in ardından Sovyet Rusya’nın başına geçen Stalin’in yönetimi ve İkinci Dünya Savaşı yıllarıdır.
Rusya’nın başında bulunan Stalin’in 1920’lerin sonlarına doğru uygulamaya başladığı baskıcı politikalardan nasibini alan Ahıska bölgesinde yaşayan Türkler, kendileri için zorlu bir sürecin başladığının belki de henüz farkında değillerdi. Bu dönemde bazı Ahıska Türkleri Türkiye’ye göç etmiş, ancak bu kaçak göçler esnasında hayatını kaybedenler olmuş ve bireysel düzeyde dramatik olaylar yaşanmıştır. Ahıska’da kalanlar ise İkinci Dünya Savaşı başlayıncaya kadar bölgede hayatlarına devam etmişlerdir.
Savaş başladığında, eli silah tutabilecek olanların neredeyse hepsi cepheye, savaşa sürülmüştür. Yaklaşık 40 bin Ahıska Türkü, bir meçhule doğru sürüklenmiştir.
Stalin’in Sovyet rejimi tarafından Türkiye’ye yakınlıkları dolayısıyla “güvenilmez halk” olarak kabul edilen Ahıska Türklerinden savaşa katılamayan çoluk çocuk, yaşlılar ve kadınlar acımasız bir sürgüne tabi tutulmuştur. 1944 yılında yaşanan bu sürgünü sanki şu anda yaşanıyormuş gibi kaleme alan Gülsen Dede Hanımefendi, Kızıl Veda isimli kitabında soydaşlarını anlatırken okuyucuyu da büyük bir hüzne boğuyor.
Birçok sürgün olayını anlatan eser okudum ancak Kızıl Veda bir başkaydı. Kulaktan dolma hikâyelerle tanıdığımız ve bildiğimiz Ahıska Türklerinin o trajik sürgün hikâyesi ancak bu kadar güzel anlatılabilirdi. Kitabı okudukça sanki o trajik sürgünü ben yaşıyormuşum gibi hissettim kendimi. Gülsen Dede, soydaşlarının acılı hikâyesini öylesine etkileyici anlatmış ki kitabı gözyaşları içinde okurken kendimi kaybettim.
Hele Mihrimah’ın sürgün treninde her durakta annesini arayışı yürekleri dağlıyor. Minik yavruyu teselli eden Bilge Dede, adına münhasır bir bilgelikle bütün sürgüne gönderilenleri korumaya çalışıyor.
İnsanları ölüm yolculuğuna götüren trende bulunan Rus askerlerinin acımasızca yaptıklarına ve yolculuğun zorluğuna dayanamayıp açlık vb. nedenlerle ölenlere mi acımak lazım? Yoksa o ölenleri yine acımasızca, gaddarca bir çöp gibi vagonlardan aşağıya, tarlalara ve yol boyunca karşılarına çıkan nehirlere atmalarına mı üzülmek lazım?
İnanın, okudukça boğazım düğümlendi. Bunları, ne kadar zalim ve gaddar olsa da bir insan nasıl yapar? Durum katlanılabilecek gibi değil. Ahıska Türklerinin yaşadığı bu dram ve acı, yürekleri paramparça ediyor.
Sürgün yolcularının gözü önünde bir poşet gibi tarlalara savrulan insan cesetlerini gören diğer yolcuların psikolojisini diri tutmaya çalışan Bilge Dede karakterini öylesine etkileyici işlemiş ki Gülsen Dede’yi yürekten kutlamak gerekiyor.
Kitabın içinde geçen ve Bilge Dede’nin ağzından dökülen şu cümleler, sadece trajik sürgüne ait sözler değil; bugün de hayatın her anında ibretle hatırlanması gereken cümlelerdir. Bilge Dede şöyle haykırıyor:
“Hiçbirimiz, hiçbirimiz yalnız değiliz kardeşlerim. Bizler artık birbirimize emanet, birbirimizin sahibiyiz. Kan bağları değildir önemli olan. Bu soğuk trende can cana verip acılarımızı paylaşabiliyorsak, asıl değerli olan candan bağlılıktır. Artık üzülerek, kahrolarak kendinizi bitirmeyin. Buradaki zalimlerin amacı da bu zaten. Düşmanları sevindirmekten vazgeçin artık. Bugün, canlarımızı değersiz bir eşya gibi trenden aşağıya, buzlu sulara atanlar bilsinler ki her şeyimizi atamadılar. Hiçbir kuvvet, bizim insan olarak belleğimizde yer alan hatıralarımıza asla dokunamayacak. Ancak biz ölürsek o bellek de bizimle ölecek.”
Bilge Dede’nin, insanı kaskatı eden soğukta sıcacık yüreğini ortaya koyuşu takdire şayan. Her ne kadar bir roman da olsa yaşanan dram, gerçeğin ta kendisi. Annesinin soğuk sulara bırakıldığından habersiz yolculuğuna devam eden Mihrimah’ı hiç yanından ayırmayan ve onu koruyan Bilge Dede gibiler, Ahıska Türklerinin bugünlere ulaşmasını sağladı.
Ahıska Türkleri, İkinci Dünya Savaşı’nın sonlarında, 1944 yılının soğuk bir kasım gecesinde, zalim Stalin’in yönetimindeki Sovyet Rusya’nın silahlı askerleri tarafından kapıları çalınarak evlerinden çıkarıldılar. Önce yük kamyonlarına bindirilerek tren istasyonlarına taşındılar. Ardından hayvan taşımak için kullanılan yük vagonlarına bindirilerek ölüm yolculuğuna çıkarıldılar.
Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan ve Azerbaycan topraklarına götürülen Ahıskalılar için Azerbaycan’ın eşsiz lideri Ebulfeyz Elçibey bakın neler diyor:
“Bizler Türk olduğumuzu unutsak da düşman asla unutmaz.”
Ve sözüne şöyle devam ediyor:
“Tarih gösteriyor ki dünyayı yaşatacak bir şey var, o da hak ve adalet!”
Bugün ülkemizde de hayatlarını sürdüren Ahıska Türklerini daha yakından tanımak, onların yaşadığı dramı daha iyi anlamak ve öğrenmek istiyorsanız vakit kaybetmeden Gülsen Dede Hanımefendi’nin soydaşlarını anlattığı Kızıl Veda: Ahıska Sürgünü kitabını okumalısınız. Aslında bu kitabı genç yaşlı, kadın erkek herkes okumalıdır.
Önder Güzelarslan
Yazıya ifade bırak !
Bu yazıya hiç ifade kullanılmamış ilk ifadeyi siz kullanın.
Okuyucu Yorumları
(0)
Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.
