Yeryüzünde huzuru tesis etmenin tek çaresi; sevgi, saygı, hürmet, şefkat ve merhamettir. İnsanlığın topyekûn kurtuluşunu, refahını ve saadetini sağlayacak olan yegâne çare; insanların birbirlerine karşı olduğu gibi, yaratılmış olan her şeye şefkat ve merhamet göstermesine bağlıdır.
İnsanların huzursuzluğuna, mutsuzluğuna, sefaletine ve perişaniyetine sebep olan hadiselerin başında; insaf ve merhametten nasibini almamış kimselerin ellerine geçirmiş oldukları maddî ve manevî güç ile diğer insanların haklarına tecavüz etmeleri ve zayıf olan insanların, hayat hakkı başta olmak üzere, yaratılıştan elde etmiş oldukları bütün haklardan ve nimetlerden mahrum bırakılmalarına sebep olmaları gelmektedir. Bu durum; onların merhametsizliklerinden, vicdansızlıklarından ve insafsızlıklarından kaynaklanmaktadır.
İnsanların huzur ve saadetini yok edenler; özellikle zayıf, güçsüz ve masumlara hayat hakkı tanımayan, zalimlikte en uç noktalara ulaşmış insanlardır. Bunlar, kendi hayatlarının lüksü, ihtişamı ve konforu için başkalarına hayat hakkı tanımayan zalimlerdir.
Bediüzzaman Hazretlerinin tabiriyle bunlar; "Ben tok olayım, başkası açlıktan ölürse ölsün, bana ne!" diyen bencillikten kurtulamamış veya "Bana dokunmayan yılan bin yaşasın." anlayışıyla sadece kendi nefsini düşünen, kendi çıkarlarından ve hayvanî ihtiraslarını tatmin etmekten başka vicdanî, insanî ve ahlakî hiçbir değeri olmayan zalim kimselerdir.
Dünyanın herkese yetebilecek derecedeki doğal zenginliklerini, elde etmiş oldukları dünyevî güçlerle, hile ve şeytanî tuzak ve planlarla hakiki hak sahiplerinin ellerinden alarak kendilerini varlıklı ve güçlü hâle getirirken, diğer insanları da fakirlik ve yokluk içinde bir hayata mahkûm etmektedirler.
Bu durum ise insanlar arasında varlıklı olanlara karşı farklı tepkilerin ortaya çıkmasına sebep olmaktadır. Bir kısım insanlar ve devletler; varlığa itaat eden, güce boyun eğen, tabiri caizse köleleştirilmiş, evcilleştirilmiş veya biraz daha yumuşak ifadeyle sindirilmiş kimselerdir. Diğerleri ise bu zalimliğe karşı isyan eden, baş kaldıran, dik duran; ancak mücadele yöntemini doğru usul ve metotlarla yapamadıkları için başkaldırdıkça başları ezilen gariban ve masum insanlardır veya topluluklardır.
Bunların yanı sıra, kendi çıkarları veya hayat hakkı için kimseye dokunmamayı kendisine prensip edinmiş bazı kesimler de bulunmaktadır.
Bütün bunların temel sebebi; güçlü ama insafsız olanların veya haksız ama güçlü olanların yapmış oldukları zalimane davranışlardır.
Bu zalimliklerin sonucunda dengesi bozulan dünyada huzur ve mutluluğun elde edilmesi mümkün olmamaktadır.
Nitekim, "Haramda mutluluk arayana, mutluluk haram olur." sözünde ifade edildiği gibi; insafsız zalimlerin vicdansızca yaptıkları haksız, hukuksuz ve adaletsiz zorbalıklarla, fıtrata ve ahlaka uygun olmayan bir düzen kurmaya çalıştıkları bir dünyada huzur ve saadete hasret kalıyoruz.
Hâlbuki yaratılışımıza uygun ve fıtratımızın gereği olarak insanlık; ancak adil ve hakkaniyetli bir dünya düzeninin ve insanî ilişkilerin kurulduğu zaman mutlu ve huzurlu olacak şekilde yaratılmıştır.
Böyle bir model üzere yaratılan insanın fıtratı; ne baskı yapan zalimlerde ne de ezilen masumlarda mutluluk ve saadeti mutlak manada hiçbir zaman bulamamıştır.
Bunun tam aksine, yeryüzünde İslam dininin hakiki manada yaşandığı, hakkın, adaletin, şefkatin ve merhametin tam anlamıyla tesis edildiği dönemlerde insanların mutluluk, huzur ve saadet içinde yaşadığı devirler çok olmuştur.
Bunlardan ilki, Asr-ı Saadet denilen; Peygamber Efendimiz Hazreti Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm'ın İslam'ı tebliğ ettiği ve örnek hayatını yaşadığı dönemdir.
İslamiyet'in bütün devirlerinin en güzel ve en muhteşem örneğini oluşturan Asr-ı Saadet'te insanlar topluluklar hâlinde İslamiyet'e girmiş, bazı devletler de İslamiyet'i bir kurtuluş dini olarak kolaylıkla kabul etmiştir.
Bu örnek hayatın ardından, farklı İslam devletleri tarafından doğru İslamiyet'i yaşayan ve yaşatan idarecilerin bulunduğu zamanlarda da dünya tarihinde insanların huzur ve saadet içinde yaşadığı birçok dönem olmuştur.
İslamiyet'in insanlığa, din farkı gözetmeksizin getirmiş olduğu saadet ve huzur; Peygamber Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm'ın tavsiyeleri doğrultusunda birkaç hayat ölçüsünü tatbik ettiğimiz takdirde bugün de yeniden gerçekleşecek kadar kolaydır.
Örneğin, "Komşusu açken tok yatan bizden değildir." hadîs-i şerifine uygun davranıldığı müddetçe insanlar, zalimce davranışlarla yakın komşuları dâhil olmak üzere komşu devletler veya kıtalar üzerinde haksız tahakkümler kurup onların açlık ve sefaletine sebep olacak şekilde Allah'ın onlara verdiği nimetleri gasp etmezler. Tam tersine, onların açlıklarına çare olmak noktasında bir mesuliyet hissiyle yardım etmeyi kendilerine vazife bilirler.
Yine, "Kendin için istemediğini başkası için de isteme." ölçüsüne riayet eden insanlar; kendi ruh ve bedenlerinin rahatsız olacağı hiçbir davranışı başkalarına yapmazlar.
Bununla birlikte, toplumdaki kavgaların önemli sebeplerinden biri de çalışanların haklarının zamanında verilmemesidir. Oysa "İşçinin ücretini, alın teri kurumadan önce ödeyiniz." hadîs-i şerifinin hayatımıza tatbik edilmesi hâlinde kavga yerine yardımlaşma ve dayanışma hâkim olacak, çalışan ile çalıştıran arasındaki maddî ve manevî mücadeleler büyük ölçüde ortadan kalkacaktır.
İşte bunun gibi Kur'anî ve Peygamberî formüller hayata tatbik edildiği zaman insanlar; kendilerine uygun görmediklerini başkalarına yapmayacak, komşusu açken tok yatmayacak, işçinin ücretini zamanında verecek, haklının zayıf da olsa güçlü; haksız olanın ise ne kadar güçlü olursa olsun haksız kabul edildiği bir düzen oluşacaktır. Gücünden kaynaklanan haksızlıkların yapılamadığı böyle bir ortamda, yani kısaca İslamiyet'e ait güzel davranışlar hayatımıza tatbik edildiğinde insanlığın kurtuluş ve saadetinin gerçekleşeceği, geçmişteki örnekleriyle de sabittir.
Kısacası; huzur ve saadete hasret kalan insanlık, mutluluk, huzur ve saadet istiyorsa sarılacağı tek çare; İslamiyet'in ve onun güzel Peygamberi Hazreti Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm'ın reçetelerine, hadislerine ve uygulamalarına kayıtsız şartsız teslim olmak; yeryüzünde doğru İslamiyet'i ve İslamiyet'e ait doğruluğu yeniden tesis ederek hayatın her alanında tatbik etmektir.
Aksi takdirde zalimin zulmü, masumun gözyaşı; kıyamete kadar, ahirette tecelli edecek olan İlahî Mahkeme, yani Mahkeme-i Kübrâ'ya kadar dinmeyecek; adalet tam manasıyla tesis edilemeyecek, mutluluk ve saadet hiçbir zaman tam anlamıyla gerçekleşmeyecektir.
Selam ve dua ile...
Allah'a emanet olun.
