Borçlunun Şatafatı, Alacaklının Ahı!
Borçlunun Şatafatı, Alacaklının Ahı!
Mehmet Nuri BİNGÖL
Kul hakkı, lüksün gölgesinde hiçbir zaman kaybolmaz. Böyle olacağını diyen, şeytanın ve nefsinin oyuncağı haline gelmiş demektir.
İnsan bazen borç alırken mahcubiyetin en derinini yaşar; ödeme günü geldiğinde ise ne hikmetse o mahcubiyetin yerini umursamazlık alır.
Dün kapısını çalıp yardım istediği insanı bugün kapısında bekletir; borcunu ödemeyi ertelerken kendi konforundan, keyfinden ve gösterişinden zerre kadar taviz vermez.
**
Bir tarafta alacağını bekleyen, belki kendi zaruri ihtiyaçlarını bile erteleyen bir insan; diğer tarafta başkasının parasını ödemediği hâlde lüksünden, eğlencesinden ve itibarlı görünme hevesinden vazgeçmeyen bir borçlu…
Burada mesele yalnızca bir borcun gecikmesi değildir. Mesele, başkasının hakkını kendi rahatlığından daha değersiz görme ahlâksızlığından; dini hassasiyetin yokluğundan, Cennet-Cehennem kaygısının olmamasından başka bir şey değildir.
**
Elbette her borçlu aynı değildir. İşleri bozulmuş, ödeme gücünü kaybetmiş, gerçekten dara düşmüş insanı anlayışla karşılamak gerekir. AMA bir şartla; insan gibi, borçlusundan mühlet istemesi...
Nitekim İslâm, darda kalan borçluya mühlet verilmesini teşvik eder. Fakat ödeme imkânı olduğu hâlde borcunu savsaklamak başka, imkânsızlık yüzünden ödeyememek bambaşka bir durumdur.
Resulullah Efendimiz (asm), imkânı olan kimsenin borcunu geciktirmesini zulüm olarak nitelendirir. Bu ölçü, meselenin ahlâkî boyutunu açıkça ortaya koyar.
Peki, borcunu ödemeyen kişi pahalı sofralarda oturuyor, gösterişli mekânlarda boy gösteriyor, yeni harcamalar yapıyor; fakat alacaklısına gelince sürekli mazeret üretiyorsa ne düşünmeliyiz?
İnsan, kendi keyfi için para bulabiliyor da başkasının hakkını ödemek için mi bulamıyor? İşte vicdanlı birinin cevaplaması gereken soru budur.
Borç demek, başkasının malı olan, yani keyfince harcayacağın bir "sokakta bulunmuş mal" (lakita) değildir; kişinin kendi malıymış gibi tasarruf edebileceği sınırsız bir imkân değildir. Hele ki borç veren insanın güvenini istismar etmek, onun iyi niyetini bir çeşit finansman aracına dönüştürmek, ahlâkî bir kusur olmanın ötesinde ağır bir kul hakkı ihlalidir.
Borcun ödenmemesi her durumda hırsızlıkla aynı hukukî kategoriye girmez. Ancak kişi, başkasının malını bilerek ve haksız biçimde elinde tutuyor, ödeme imkânı olduğu hâlde sahibini mağdur ediyorsa bu davranışın haksız kazanç ve emanet ihlali yönü göz ardı edilemez.
Üstelik borçlu, yaptığı harcamalarla hayatına kaldığı yerden devam ederken alacaklısının yaşadığı sıkıntıyı görmezden geliyorsa borcun maddî yükünü bir başkasının omuzlarına yıkmış demektir. Kendi rahatlığının bedelini başkasına ödeten bir anlayış, hangi gerekçeyle mazur gösterilebilir?
İşin daha acı tarafı, bazı insanların helallik istemeyi bile bir lütuf gibi görmesidir. Oysa helallik, borcun ödenmesinin yerine geçen sihirli bir kelime değildir. Önce hak sahibinin hakkı teslim edilmeli, ardından gönlü alınmalıdır. Alacaklının hakkını açıkça helal etmediği bir durumda, borçlunun kendi kendine vicdan beraati vermesi mümkün değildir.
**
Dahası, insanın toplum içindeki itibarı da yalnızca giydiği elbiseyle, bindiği arabayla, oturduğu evle ölçülmez. Asıl itibar, insanın kimsenin hakkını üzerinde bırakmamasıdır. Dışarıdan zengin görünen birinin içeride ödenmemiş borçlarla, kırılmış güvenlerle ve alınmış ahlarla yaşaması, gösterişin örtemeyeceği bir yoksulluktur.
Unutmayalım: Her lüks hayat zenginlik, her sade hayat da yoksulluk değildir. Bazen en büyük zenginlik, kimseye borçlu olmadan başını yastığa koyabilmektir.
**
İnsan dünyada alacaklısından kaçabilir; telefonunu açmayabilir, kapısını kapatabilir, mazeretlerini çoğaltabilir. Fakat vicdanın sesini susturmak her zaman mümkün değildir. İnanan insan için hesap yalnızca bu dünyada görülmez; kul hakkı, ahiretin de en ağır muhasebe konularından biridir.
Öyleyse ölçümüz açık olmalıdır: Önce borç, ödedikten sonra konfor; önce emanet, sonra gösteriş; önce kul hakkı, sonra kişisel keyif!
Çünkü başkasının hakkını ödemeden sürdürülen şatafat, zenginliğin değil, ertelenmiş bir hesabın gösterisidir. Ve insan şunu hiç unutmamalıdır: Başkasının hakkıyla yükselttiği hayat, bir gün kendi vicdanının önünde en ağır yük hâline gelebilir.
Ekleme
Tarihi: 21 Ekim 2026 -Çarşamba
Borçlunun Şatafatı, Alacaklının Ahı!
Borçlunun Şatafatı, Alacaklının Ahı!
Mehmet Nuri BİNGÖL
Kul hakkı, lüksün gölgesinde hiçbir zaman kaybolmaz. Böyle olacağını diyen, şeytanın ve nefsinin oyuncağı haline gelmiş demektir.
İnsan bazen borç alırken mahcubiyetin en derinini yaşar; ödeme günü geldiğinde ise ne hikmetse o mahcubiyetin yerini umursamazlık alır.
Dün kapısını çalıp yardım istediği insanı bugün kapısında bekletir; borcunu ödemeyi ertelerken kendi konforundan, keyfinden ve gösterişinden zerre kadar taviz vermez.
**
Bir tarafta alacağını bekleyen, belki kendi zaruri ihtiyaçlarını bile erteleyen bir insan; diğer tarafta başkasının parasını ödemediği hâlde lüksünden, eğlencesinden ve itibarlı görünme hevesinden vazgeçmeyen bir borçlu…
Burada mesele yalnızca bir borcun gecikmesi değildir. Mesele, başkasının hakkını kendi rahatlığından daha değersiz görme ahlâksızlığından; dini hassasiyetin yokluğundan, Cennet-Cehennem kaygısının olmamasından başka bir şey değildir.
**
Elbette her borçlu aynı değildir. İşleri bozulmuş, ödeme gücünü kaybetmiş, gerçekten dara düşmüş insanı anlayışla karşılamak gerekir. AMA bir şartla; insan gibi, borçlusundan mühlet istemesi...
Nitekim İslâm, darda kalan borçluya mühlet verilmesini teşvik eder. Fakat ödeme imkânı olduğu hâlde borcunu savsaklamak başka, imkânsızlık yüzünden ödeyememek bambaşka bir durumdur.
Resulullah Efendimiz (asm), imkânı olan kimsenin borcunu geciktirmesini zulüm olarak nitelendirir. Bu ölçü, meselenin ahlâkî boyutunu açıkça ortaya koyar.
Peki, borcunu ödemeyen kişi pahalı sofralarda oturuyor, gösterişli mekânlarda boy gösteriyor, yeni harcamalar yapıyor; fakat alacaklısına gelince sürekli mazeret üretiyorsa ne düşünmeliyiz?
İnsan, kendi keyfi için para bulabiliyor da başkasının hakkını ödemek için mi bulamıyor? İşte vicdanlı birinin cevaplaması gereken soru budur.
Borç demek, başkasının malı olan, yani keyfince harcayacağın bir "sokakta bulunmuş mal" (lakita) değildir; kişinin kendi malıymış gibi tasarruf edebileceği sınırsız bir imkân değildir. Hele ki borç veren insanın güvenini istismar etmek, onun iyi niyetini bir çeşit finansman aracına dönüştürmek, ahlâkî bir kusur olmanın ötesinde ağır bir kul hakkı ihlalidir.
Borcun ödenmemesi her durumda hırsızlıkla aynı hukukî kategoriye girmez. Ancak kişi, başkasının malını bilerek ve haksız biçimde elinde tutuyor, ödeme imkânı olduğu hâlde sahibini mağdur ediyorsa bu davranışın haksız kazanç ve emanet ihlali yönü göz ardı edilemez.
Üstelik borçlu, yaptığı harcamalarla hayatına kaldığı yerden devam ederken alacaklısının yaşadığı sıkıntıyı görmezden geliyorsa borcun maddî yükünü bir başkasının omuzlarına yıkmış demektir. Kendi rahatlığının bedelini başkasına ödeten bir anlayış, hangi gerekçeyle mazur gösterilebilir?
İşin daha acı tarafı, bazı insanların helallik istemeyi bile bir lütuf gibi görmesidir. Oysa helallik, borcun ödenmesinin yerine geçen sihirli bir kelime değildir. Önce hak sahibinin hakkı teslim edilmeli, ardından gönlü alınmalıdır. Alacaklının hakkını açıkça helal etmediği bir durumda, borçlunun kendi kendine vicdan beraati vermesi mümkün değildir.
**
Dahası, insanın toplum içindeki itibarı da yalnızca giydiği elbiseyle, bindiği arabayla, oturduğu evle ölçülmez. Asıl itibar, insanın kimsenin hakkını üzerinde bırakmamasıdır. Dışarıdan zengin görünen birinin içeride ödenmemiş borçlarla, kırılmış güvenlerle ve alınmış ahlarla yaşaması, gösterişin örtemeyeceği bir yoksulluktur.
Unutmayalım: Her lüks hayat zenginlik, her sade hayat da yoksulluk değildir. Bazen en büyük zenginlik, kimseye borçlu olmadan başını yastığa koyabilmektir.
**
İnsan dünyada alacaklısından kaçabilir; telefonunu açmayabilir, kapısını kapatabilir, mazeretlerini çoğaltabilir. Fakat vicdanın sesini susturmak her zaman mümkün değildir. İnanan insan için hesap yalnızca bu dünyada görülmez; kul hakkı, ahiretin de en ağır muhasebe konularından biridir.
Öyleyse ölçümüz açık olmalıdır: Önce borç, ödedikten sonra konfor; önce emanet, sonra gösteriş; önce kul hakkı, sonra kişisel keyif!
Çünkü başkasının hakkını ödemeden sürdürülen şatafat, zenginliğin değil, ertelenmiş bir hesabın gösterisidir. Ve insan şunu hiç unutmamalıdır: Başkasının hakkıyla yükselttiği hayat, bir gün kendi vicdanının önünde en ağır yük hâline gelebilir.
Yazıya ifade bırak !
Bu yazıya hiç ifade kullanılmamış ilk ifadeyi siz kullanın.
Okuyucu Yorumları
(0)
Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.
