MİSAFİR KALEM
Köşe Yazarı
MİSAFİR KALEM
 

Bir Ülkenin Gerçek Açılışı Okul Kapısında Başlar

Bir Ülkenin Gerçek Açılışı Okul Kapısında Başlar Okullar açıldı. Takvimde sıradan bir tarih gibi görünebilir. Oysa bir ülke için bundan daha önemli kaç gün vardır? Milyonlarca çocuk sabah erkenden kalkıyor. Anneler beslenme çantasını hazırlıyor, babalar okul yolunu tarif ediyor, öğretmenler sınıflarının kapısını açıyor. Birinci sınıfa başlayan çocuk annesinin elini biraz daha sıkı tutuyor. Üst sınıftaki öğrenci arkadaşını arıyor. Öğretmen, yoklama listesindeki isimlere bakıp yeni bir yılın ilk nefesini sınıfa bırakıyor. Dışarıdan bakıldığında her şey tanıdık. Ama aslında her eylül bize aynı soruyu yeniden soruyor. Biz çocuklarımızı nasıl bir ülkeye hazırlıyoruz? Eğitim üzerine konuşmayı seviyoruz. Sınavları konuşuyoruz, müfredatı konuşuyoruz, başarı sıralamalarını konuşuyoruz, okul türlerini konuşuyoruz. Fakat bazen eğitim dediğimiz o büyük meselenin tam ortasında duran çocuğu unutuyoruz. Çocuklarımızın çantaları ağırlaşıyor. Peki umutları? Bilgileri artıyor. Peki hayata karşı dirençleri? Daha erken yaşta sınavlarla tanışıyorlar. Peki kendilerini tanımaya ne kadar zaman bulabiliyorlar? Asıl sorular bunlardır. Bir eğitim sistemi çocuğa yalnızca bilgi vermekle övünemez. O bilgiyi kullanacak aklı, vicdanı, cesareti ve karakteri de geliştirmek zorundadır. Bugün okul kapısından içeri giren çocukların dünyası bizim çocukluğumuzdan çok farklı. Onların önünde yalnızca öğretmen yok. Cep telefonları var. Sosyal medya var. Saniyeler içinde değişen görüntüler var. Taklit edilen hayatlar, gösterişli başarı hikâyeleri, kolay para vaatleri, sınırsız tüketim ve bitmeyen bir dikkat saldırısı var. Çocuk artık yalnızca okuldan öğrenmiyor. Dünyanın bütün gürültüsü cebindeki küçük ekrandan odasına giriyor. İşte tam da bu nedenle okulun görevi hiç olmadığı kadar büyüdü. Okul artık yalnızca bilgi veren yer değildir. Çocuğun neyin doğru, neyin yanlış olduğunu ayırt etmeyi öğrendiği yerdir. Sabretmeyi öğrendiği yerdir. Bir sıraya oturmayı, bir başkasını dinlemeyi, sırasını beklemeyi, kaybettiğinde yeniden başlamayı öğrendiği yerdir. Belki de bugünün dünyasında okulun en büyük başarısı, çocuğa biraz yavaşlamayı öğretebilmektir. Fakat bunun için öğretmenin güçlü olması gerekir. Eğitim sisteminde neyi değiştirirsek değiştirelim, dönüp dolaşıp aynı kapıya geliyoruz. Öğretmen. Bir sınıfta otuz öğrencinin gözlerinin içine her gün öğretmen bakıyor. Evindeki sıkıntıyı saklayan çocuğu öğretmen fark ediyor. Arkadaşlarından dışlanan öğrenciyi öğretmen görüyor. Yetenekli fakat içine kapanık çocuğun elinden öğretmen tutuyor. Bazen bir çocuğun hayatında ailesinden sonra en derin izi öğretmen bırakıyor. O hâlde öğretmene yalnızca görev veren değil, güvenen bir eğitim anlayışına ihtiyacımız var. Her sorunu yeni bir form hazırlayarak, her ihtiyacı yeni bir rapor isteyerek, her başarıyı sayılara dönüştürerek çözemeyiz. Eğitim Excel tablolarına sığmaz. Çocuğun gözündeki ışığın hücresi yoktur. Öğretmenin bir öğrenciyi yeniden hayata bağlamasının istatistik sütunu bulunmaz. Bazen eğitimde en değerli işler, hiçbir raporda görünmeyen işlerdir. Velilere de önemli bir sorumluluk düşüyor. Okul kapısından içeri yalnızca çocuk gönderilmiyor. Evde verilen eğitim de o kapıdan içeri giriyor. Çocuğun konuşma biçiminde aile vardır. Öfkesinde aile vardır. Merhametinde aile vardır. Sorumluluk anlayışında aile vardır. Öğretmene karşı tavrında bile evde duyduğu cümlelerin izi bulunur. Bu nedenle okul ile aileyi iki ayrı cepheye dönüştürmek çocuklara yapılabilecek en büyük kötülüklerden biridir. Öğretmen veliye rakip değildir. Veli de öğretmenin karşısında değildir. İkisinin ortasında korunması gereken bir çocuk vardır. Bu kadar basit. Her çocuğun kusursuz olması beklenemez. Her öğrencinin sınıf birincisi olması da mümkün değildir. Zaten buna ihtiyaç da yoktur. Bu ülkenin yalnızca yüksek puan alan çocuklara ihtiyacı yok. İşini düzgün yapan insana ihtiyacı var. Verdiği sözü tutan insana ihtiyacı var. Yetimin hakkını yemeyen memura, teraziyi bozmayan esnafa, hastasına insan gibi davranan doktora, öğrencisini incitmeyen öğretmene, yaptığı binanın betonundan çalmayan mühendise, kamu malını kendi malından daha dikkatli koruyan yöneticiye ihtiyacı var. Bunların tohumu da okul yıllarında atılır. İşte değerler eğitimi dediğimiz şey budur. Duvara birkaç güzel söz asmak değildir. Çocuğa adaletin günlük hayattaki karşılığını göstermektir. Dürüstlüğün bazen kaybettirebileceğini ama insanı küçültmeyeceğini öğretmektir. Başkasının hakkına el uzatmamanın yalnızca dini veya ahlaki bir öğüt değil, medeniyet meselesi olduğunu anlatmaktır. Yeni eğitim öğretim yılı başlarken bir meseleyi daha hatırlamalıyız. Çocuklarımız bizim projelerimiz değildir. Onlar ayrı karakterleri, yetenekleri, korkuları, hayalleri olan insanlardır. Her çocuğu aynı kalıba sokmaya çalıştığımızda eğitim yapmış olmayız. Birini matematikte, diğerini müzikte, ötekini sporda, bir başkasını sanatta görebilmek gerekir. Belki sınıfın en sessiz çocuğu yıllar sonra büyük bir yazar olacak. Belki bugün dersleri ortalama olan öğrenci yarının çok iyi ustası olacak. Belki sürekli soru soran çocuk bir gün bilim insanı olacak. Eğitimin mahareti herkesi birbirine benzetmek değildir. İnsanın içindeki cevheri fark etmektir. Bu yüzden okulların açıldığı gün aslında ülkenin en ciddi günlerinden biridir. O sabah yalnızca sınıf kapıları açılmaz. Geleceğin kapısı açılır. Birinci sınıfta kalemi ilk kez tutan küçücük bir el, belki yirmi yıl sonra bu ülkenin kaderine yön verecek bir imza atacak. Bugün tahtaya ilk kelimesini yazan çocuk yarın bir ameliyathanede hayat kurtaracak. Bugün arkadaşının düşen kalemini yerden kaldıran öğrenci, belki yıllar sonra makam sahibi olduğunda önüne gelen insanı ezmeyecek. Büyük değişimler bazen böyle küçük hareketlerle başlar. Bu nedenle yeni eğitim öğretim yılından beklentimiz yalnızca yüksek puanlar, dolu karneler ve başarılı sınav sonuçları olmamalıdır. Çocuklarımız okuldan biraz daha bilgili çıkmalı. Ama aynı zamanda biraz daha vicdanlı. Biraz daha cesur. Biraz daha sorumlu. Biraz daha merhametli. Biraz daha memleket sahibi olmalı. Okullar açıldı. Şimdi herkes kendi payına düşeni yapmalı. Öğretmen öğrencisine inanmalı. Veli öğretmene güvenmeli. Yönetici öğretmenin önünü açmalı. Devlet okulunu güçlü tutmalı. Toplum eğitimi yalnızca öğretmene bırakmamalı. Ve çocuklarımız… Onlara sadece yarışı değil, yolu da öğretmeliyiz. Çünkü bir ülkenin geleceği seçim meydanlarında, ekonomi tablolarında veya büyük projelerin açılışlarında başlamaz. Bir ülkenin gerçek geleceği, sabah zil çaldığında sınıfına giren çocuğun gözlerinde başlar. Hakan BALOĞLU
Ekleme Tarihi: 12 Eylül 2026 -Cumartesi

Bir Ülkenin Gerçek Açılışı Okul Kapısında Başlar

Bir Ülkenin Gerçek Açılışı Okul Kapısında Başlar Okullar açıldı. Takvimde sıradan bir tarih gibi görünebilir. Oysa bir ülke için bundan daha önemli kaç gün vardır? Milyonlarca çocuk sabah erkenden kalkıyor. Anneler beslenme çantasını hazırlıyor, babalar okul yolunu tarif ediyor, öğretmenler sınıflarının kapısını açıyor. Birinci sınıfa başlayan çocuk annesinin elini biraz daha sıkı tutuyor. Üst sınıftaki öğrenci arkadaşını arıyor. Öğretmen, yoklama listesindeki isimlere bakıp yeni bir yılın ilk nefesini sınıfa bırakıyor. Dışarıdan bakıldığında her şey tanıdık. Ama aslında her eylül bize aynı soruyu yeniden soruyor. Biz çocuklarımızı nasıl bir ülkeye hazırlıyoruz? Eğitim üzerine konuşmayı seviyoruz. Sınavları konuşuyoruz, müfredatı konuşuyoruz, başarı sıralamalarını konuşuyoruz, okul türlerini konuşuyoruz. Fakat bazen eğitim dediğimiz o büyük meselenin tam ortasında duran çocuğu unutuyoruz. Çocuklarımızın çantaları ağırlaşıyor. Peki umutları? Bilgileri artıyor. Peki hayata karşı dirençleri? Daha erken yaşta sınavlarla tanışıyorlar. Peki kendilerini tanımaya ne kadar zaman bulabiliyorlar? Asıl sorular bunlardır. Bir eğitim sistemi çocuğa yalnızca bilgi vermekle övünemez. O bilgiyi kullanacak aklı, vicdanı, cesareti ve karakteri de geliştirmek zorundadır. Bugün okul kapısından içeri giren çocukların dünyası bizim çocukluğumuzdan çok farklı. Onların önünde yalnızca öğretmen yok. Cep telefonları var. Sosyal medya var. Saniyeler içinde değişen görüntüler var. Taklit edilen hayatlar, gösterişli başarı hikâyeleri, kolay para vaatleri, sınırsız tüketim ve bitmeyen bir dikkat saldırısı var. Çocuk artık yalnızca okuldan öğrenmiyor. Dünyanın bütün gürültüsü cebindeki küçük ekrandan odasına giriyor. İşte tam da bu nedenle okulun görevi hiç olmadığı kadar büyüdü. Okul artık yalnızca bilgi veren yer değildir. Çocuğun neyin doğru, neyin yanlış olduğunu ayırt etmeyi öğrendiği yerdir. Sabretmeyi öğrendiği yerdir. Bir sıraya oturmayı, bir başkasını dinlemeyi, sırasını beklemeyi, kaybettiğinde yeniden başlamayı öğrendiği yerdir. Belki de bugünün dünyasında okulun en büyük başarısı, çocuğa biraz yavaşlamayı öğretebilmektir. Fakat bunun için öğretmenin güçlü olması gerekir. Eğitim sisteminde neyi değiştirirsek değiştirelim, dönüp dolaşıp aynı kapıya geliyoruz. Öğretmen. Bir sınıfta otuz öğrencinin gözlerinin içine her gün öğretmen bakıyor. Evindeki sıkıntıyı saklayan çocuğu öğretmen fark ediyor. Arkadaşlarından dışlanan öğrenciyi öğretmen görüyor. Yetenekli fakat içine kapanık çocuğun elinden öğretmen tutuyor. Bazen bir çocuğun hayatında ailesinden sonra en derin izi öğretmen bırakıyor. O hâlde öğretmene yalnızca görev veren değil, güvenen bir eğitim anlayışına ihtiyacımız var. Her sorunu yeni bir form hazırlayarak, her ihtiyacı yeni bir rapor isteyerek, her başarıyı sayılara dönüştürerek çözemeyiz. Eğitim Excel tablolarına sığmaz. Çocuğun gözündeki ışığın hücresi yoktur. Öğretmenin bir öğrenciyi yeniden hayata bağlamasının istatistik sütunu bulunmaz. Bazen eğitimde en değerli işler, hiçbir raporda görünmeyen işlerdir. Velilere de önemli bir sorumluluk düşüyor. Okul kapısından içeri yalnızca çocuk gönderilmiyor. Evde verilen eğitim de o kapıdan içeri giriyor. Çocuğun konuşma biçiminde aile vardır. Öfkesinde aile vardır. Merhametinde aile vardır. Sorumluluk anlayışında aile vardır. Öğretmene karşı tavrında bile evde duyduğu cümlelerin izi bulunur. Bu nedenle okul ile aileyi iki ayrı cepheye dönüştürmek çocuklara yapılabilecek en büyük kötülüklerden biridir. Öğretmen veliye rakip değildir. Veli de öğretmenin karşısında değildir. İkisinin ortasında korunması gereken bir çocuk vardır. Bu kadar basit. Her çocuğun kusursuz olması beklenemez. Her öğrencinin sınıf birincisi olması da mümkün değildir. Zaten buna ihtiyaç da yoktur. Bu ülkenin yalnızca yüksek puan alan çocuklara ihtiyacı yok. İşini düzgün yapan insana ihtiyacı var. Verdiği sözü tutan insana ihtiyacı var. Yetimin hakkını yemeyen memura, teraziyi bozmayan esnafa, hastasına insan gibi davranan doktora, öğrencisini incitmeyen öğretmene, yaptığı binanın betonundan çalmayan mühendise, kamu malını kendi malından daha dikkatli koruyan yöneticiye ihtiyacı var. Bunların tohumu da okul yıllarında atılır. İşte değerler eğitimi dediğimiz şey budur. Duvara birkaç güzel söz asmak değildir. Çocuğa adaletin günlük hayattaki karşılığını göstermektir. Dürüstlüğün bazen kaybettirebileceğini ama insanı küçültmeyeceğini öğretmektir. Başkasının hakkına el uzatmamanın yalnızca dini veya ahlaki bir öğüt değil, medeniyet meselesi olduğunu anlatmaktır. Yeni eğitim öğretim yılı başlarken bir meseleyi daha hatırlamalıyız. Çocuklarımız bizim projelerimiz değildir. Onlar ayrı karakterleri, yetenekleri, korkuları, hayalleri olan insanlardır. Her çocuğu aynı kalıba sokmaya çalıştığımızda eğitim yapmış olmayız. Birini matematikte, diğerini müzikte, ötekini sporda, bir başkasını sanatta görebilmek gerekir. Belki sınıfın en sessiz çocuğu yıllar sonra büyük bir yazar olacak. Belki bugün dersleri ortalama olan öğrenci yarının çok iyi ustası olacak. Belki sürekli soru soran çocuk bir gün bilim insanı olacak. Eğitimin mahareti herkesi birbirine benzetmek değildir. İnsanın içindeki cevheri fark etmektir. Bu yüzden okulların açıldığı gün aslında ülkenin en ciddi günlerinden biridir. O sabah yalnızca sınıf kapıları açılmaz. Geleceğin kapısı açılır. Birinci sınıfta kalemi ilk kez tutan küçücük bir el, belki yirmi yıl sonra bu ülkenin kaderine yön verecek bir imza atacak. Bugün tahtaya ilk kelimesini yazan çocuk yarın bir ameliyathanede hayat kurtaracak. Bugün arkadaşının düşen kalemini yerden kaldıran öğrenci, belki yıllar sonra makam sahibi olduğunda önüne gelen insanı ezmeyecek. Büyük değişimler bazen böyle küçük hareketlerle başlar. Bu nedenle yeni eğitim öğretim yılından beklentimiz yalnızca yüksek puanlar, dolu karneler ve başarılı sınav sonuçları olmamalıdır. Çocuklarımız okuldan biraz daha bilgili çıkmalı. Ama aynı zamanda biraz daha vicdanlı. Biraz daha cesur. Biraz daha sorumlu. Biraz daha merhametli. Biraz daha memleket sahibi olmalı. Okullar açıldı. Şimdi herkes kendi payına düşeni yapmalı. Öğretmen öğrencisine inanmalı. Veli öğretmene güvenmeli. Yönetici öğretmenin önünü açmalı. Devlet okulunu güçlü tutmalı. Toplum eğitimi yalnızca öğretmene bırakmamalı. Ve çocuklarımız… Onlara sadece yarışı değil, yolu da öğretmeliyiz. Çünkü bir ülkenin geleceği seçim meydanlarında, ekonomi tablolarında veya büyük projelerin açılışlarında başlamaz. Bir ülkenin gerçek geleceği, sabah zil çaldığında sınıfına giren çocuğun gözlerinde başlar. Hakan BALOĞLU
Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve haber111.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.