Mehmet Nuri BİNGÖL
Köşe Yazarı
Mehmet Nuri BİNGÖL
 

FIRAT’IN ÇOCUKLARI – 6

FIRAT’IN ÇOCUKLARI – 6 Kızılırmak, o gece kıyılarını döverek akıyordu. Ertuğrul, obanın biraz uzağında, yaşlı bir söğüdün altında oturmuş, suyun karanlıkta kaybolan yüzünü seyrediyordu. Ay bulutların arkasına çekilmişti. Nehrin öte yakasında belli belirsiz ışıklar görünüyordu. Birkaç saat sonra güneş doğacak, o da batıya giden kafileye katılacaktı. Ama Ertuğrul henüz yola çıkamamıştı. Atı birkaç adım ötede otluyor, zaman zaman yeleleri havalandırırılıyordu rüzgârca. Ertuğrul ise dizlerinin üzerinde birleştirdiği ellerine bakıyordu. Bu eller kılıç tutmayı öğrenmişti. Bir atın dizginlerini çekmeyi, yayı germeyi, yaralı bir adamı savaş meydanından taşımayı da… Fakat şimdi, hayatının en zor kararını vermek üzereyken, kendi ellerine bile yabancı hissediyordu. Gitmek istiyordu. Hayır, bir yandan da bir müddetten beri sılası olan yurttan ayrılmak istemiyordu. Bir yanı dedesinin izini sürmek, batıya uzanan o büyük yürüyüşe katılmak gayesindeydi. Diğer yanı ise doğduğu topraklara kök salmıştı. Çocukluğunun sesleri, annesinin duası, babasından yahut yaşlılardan öğrendiği ilk sözler, Fırat’ın kıyısında bıraktığı her şey onu görünmez iplerle geriye çekiyordu. İnsan bazen iki yol arasında kalmazdı. İki ayrı hakikatin arasında olmak demekti bu. Ertuğrul'un önündeki yol da böyleydi. Gitmek, belki kendi kaderine yürümekti. Kalmak ise kendisini yetiştiren toprağa vefa göstermek… Peki, insan kendi kaderini seçerken kendisini var edenlere ihanet etmiş olur muydu? Başını kaldırdı. Nehrin karanlık sularına baktı. "Sen hiç tereddüt ediyor musun?" diye fısıldadı. Kızılırmak'ın dalgaları cevap vermedi. Zaten istese de vermezdi. Yalnızca su, tarih ve his taşırlardı. İnsanların sevinçlerini, ölülerini, umutlarını, pişmanlıklarını… Belki de bu yüzden binlerce yıllık bir hafızaya sahiptiler. İnsan unutuyordu ama nehir unutmuyordu. Ertuğrul, bir taş alıp suya attı. Halkalar genişleyerek karanlığa karıştı. "Ben de böyle miyim?" diye düşündü. "Vereceğim kararın dalgaları yıllarca başkalarının hayatına mı yayılacak?" İlk defa, kendi hayatının yalnızca kendisine ait olmadığını derinden hissetti. Bir bey olmak mı, bir İnsan kalmak mı? Çocukluğundan beri ona güçlü olması öğretilmişti. Atalarının mücadeleleri anlatılmış, göçlerin zorlukları, kaybedilen yurtlar, kazanılan zaferler hafızasına işlenmişti. Güçlü olmak, onun için yalnızca bir meziyet değil, sanki doğuştan taşıması gereken bir borçtu. Fakat kimse ona gücün insanın içinde nasıl bir yalnızlık meydana getirdiğini anlatmamıştı. Bir karar verdiğinde herkes neticesine bakıyordu. Kimse kararın öncesinde, gecenin ortasında kendi kendisiyle boğuşan o adamı görmüyordu halbuki. Savaş kazanırsa yiğit denilecekti ona, kaybederse beceriksiz… Bir anlaşma yaparsa korkak bulanlar çıkacak, kılıca sarılırsa bu defa da kan dökmekle suçlanacaktı. Üstelik en ağır yük, başkalarının ne diyeceği değildi. Kendi vicdanının ne söyleyeceğiydi. Ertuğrul, bunun farkındaydı elbet. Bazen bir düşmanı yenmek için yalnızca onun zayıf tarafını bulmak yeterliydi. Fakat bir insanın kendi içindeki karanlığı yenmesi için hangi zayıf tarafını araması gerektiğini kimse söylemiyordu. Onun içinde de karanlıklar oluşuyordu bazen. Bunu kabul etmekten hoşlanmıyordu. Kendini adalete yakın, öfkesine hâkim, sözünün arkasında duran biri olarak görmek istiyordu. Ama bazen kendisine itiraz eden birinin karşısında, yalnızca haksız olduğu için değil, kendisine karşı çıktığı için de öfkelendiğini fark ediyordu. O anlardan korktuğu da oluyordu. Çünkü insanın nefsini başkasının yüzünde görmesi kolaydı; kendi yüzünde tanıması zordu. Bir gün, Kayı'lardan batıya gelenlere geçici yurt verilmiş Karacadağ'da iki oba arasında çıkan anlaşmazlıkta, yaşlı beylerden biri onun kararına itiraz etmişti. Ertuğrul, adamın sözünü dinlerken bir an için yüzünün kızardığını hatırladı. Söylenenlerin bir kısmı doğruydu. Fakat o anda doğruyu kabul etmek yerine, otoritesini korumak istemişti. Sonra gece boyunca uyuyamamıştı. "Ben adaleti mi korumak istiyorum," diye sormuştu kendisine, "yoksa adil bir bey olarak bilinmeyi mi?" Bu iki şeyin arasındaki mesafe, o gece gözünde bir uçurum kadar büyümüştü. İnsan bazen doğruyu, doğru olduğu için savunurdu. Bazen de doğru görünmenin verdiği gizli lezzeti severdi. İkincisinde hakikat, insanın nefsine hizmet eden bir elbiseye dönüşürdü. Ertuğrul, bir gün kendi adalet anlayışının bile gururuna esir düşmesinden korkuyordu. Kılıcını düşmanın elinden almak mümkündü. Peki, insan kendi nefsinin elindeki kılıcı nasıl alacaktı? Arkasından gelen hafif ayak seslerini duyduğunda irkildi. Annesi, omuzlarına kalın bir örtü almış, yavaşça yanına gelmişti. "Uyuyamadın mı oğul?" Ertuğrul, başını iki yana salladı. Annesi yanına oturdu onun. Bir süre ikisi de konuşmadı. Fırat'ın sesi aralarındaki sessizliği sürekli dolduruyordu. "Gideceğin için mi üzülüyorsun?" diye sordu annesi. "Hem gideceğim için, hem de kalırsam ne olacağını bilmediğim için." Annesi ona döndü: "Kalırsan ne olacak?" "Belki burada bir düzen kuracağım." diye cevapladı anası Hayme Hatun'u. "İnsanları koruyacağım. Ama belki de kendime kolay bir hayat seçmiş olacağım. Dedem Ertuğrul Gazi'nin izinden gitmekten korktuğum için burada kalmış olacağım." "Ya gidersen?" Ertuğrul Bey, buna karşı sükût etti. "Belki de gitmek istediğim için gidiyorumdur ana. Belki büyük bir planın parçası olmak, adımın anılmasını istemek… Bunlar da vardır içimde. Kendime bile itiraf edemediğim şeyler olabilir." Annesi oğlunun yüzüne dikkatle baktı. Beklediği cevap bu değildi. Ertuğrul'un kararlılığını sorgulamasını değil, kendisinden şüphe etmesini dinliyordu sanki. "Peki, dedi, insan niyetinin içindeki her şeyi görebilir mi?" "Bilmiyorum." cevabını alınca, "O hâlde niyetinin tertemiz olduğuna hükmedip rahatlama. Ama içinde bir gölge var diye de doğru bildiğin yoldan kaçma." Ertuğrul başını kaldırıp merakla baktı ona. Annesi devam etti: "İnsan bazen iyilik yaparken kendini de sever. Bazen hakkı savunurken kendi adının büyümesini de ister. Bunları fark etmek, seni mutlaka kötü yapmaz oğul. Asıl tehlike, içindeki o isteği hakikatin kendisi sanmandır." Ertuğrul'un boğazı düğümlendi yine de... "Ya bir gün kendimi kandırırsam?" Annesi, oğlunun elini tutup teselli etmek istedi. "O gün, kendine en çok güvendiğin gün olabilir. Bu yüzden sana bir şey söyleyeyim: Sana itiraz eden herkesi düşmanın sayma. Bazen insanın en büyük düşmanı, kendisine yalnızca hoşuna giden sözleri söyleyenlerdir." Bu söz, Ertuğrul'un içinde ağır bir taş derinlere indi. Yıllar sonra etrafında kendisini öven insanlar çoğalırsa, bir gün verdiği kararlar sorgulanamaz hâle gelirse, kendi sesinden başka ses duymak istemezse ne olacaktı? Belki de bir beyin asıl imtihanı, düşmanlarının çoğaldığı gün değil, kendisine itiraz edenlerin sustuğu gün başlardı. Ertuğrul, annesinin elini öptü: "Bana dua et ana." "Ederim." dedi usulca. " Geleceğin sende olduğunu bildiğimden, tehlikeli olduğunu bile bile, Resulullahça (asm) verilmiş müjde yolunda ölme şerefi için ben de geliyorum seninle..." dedi. "Yolda da bütün duamın, seni bütün yanlışlardan koruyacağını sanma. Bazen insanın önüne yanlışla doğruyu ayırabileceği bir işaret çıkar; bazen de kararını kendi vicdanıyla vermek zorunda kalır. Sen, o vakit nefsinin sesini hakikatin sesi sanmamaya çalış." Annesi kalkıp obaya, göçe hazırlanan kafilenin yanına gitti.Göç hazırlıklarına nezaret etmeliydi. Ertuğrul, uzun süre arkasından baktı. O gece, ilk defa bir karar vermenin yalnızca bir yolu seçmek olmadığını anladı. İnsan, seçtiği yolun içinde hangi insana dönüşeceğine de karar veriyordu. ** Günler sonra Karacadağ'da, çevredeki beylerden birinin komutanları obaya geldi. Bir sınır anlaşmazlığı yüzünden iki taraf arasında gerginlik yaşanıyordu. Gelenler, Ertuğrul'un kendilerine ait olduğunu düşündükleri bir otlağa adamlarını yerleştirdiğini söylüyorlardı. Ertuğrul, bunun doğru olmadığını biliyordu. Fakat karşısındaki adamların maksadı yalnızca anlaşmazlığı çözmek değildi. Onu öfkelendirmek, çevresindeki insanların önünde küçük düşürmek istiyorlardı. İçlerinden biri ileri çıktı. "Sen kendini kim sanıyorsun? Birkaç çadırın başına geçtin diye bütün bu toprakları yönetebileceğini mi düşünüyorsun?" dedi küstahça. Ertuğrul'un eli kılıcının kabzasına gitti. O an, zihninde iki ayrı ses yükseldi. Birincisi, yıllardır içinde taşıdığı gururun sesiydi. Şimdi karşılık vermezsen seni zayıf sanacaklar. Bugün hakaret eden yarın obana saldırır. Bir bey, kendisine meydan okunmasına izin vermez diye eko yapıyordu. Öteki seda daha sakindi: "Öfkeni adaletin kılığına sokma. Bu adamı cezalandırmak istemenin sebebi gerçekten haksızlığı mı gidermek, yoksa sana karşı konuşmuş olmasını hazmedememek mi?" Ertuğrul'un parmakları kabzanın üzerinde sıkılaştı. Bir an için adamı susturmanın ne kadar kolay olacağını düşündü. Kılıcını çekseydi, çevresindeki gençler de silahlarına davranacak, birkaç dakika içinde mesele bir çatışmaya dönüşecekti. Sonunda karşı taraf geri çekilebilir, obadakiler onun cesaretinden söz edebilirdi. Ama ya kendisi? O kavgadan sonra gece başını yastığa koyduğunda, gerçekten adalet için mi savaştığını bilebilecek miydi? Elini kılıcından çekti. "Bu mesele konuşularak çözülecek," dedi. Adam küçümseyerek güldü. "Belki de biraz korktun bizden!" Ertuğrul'un yüzüne sıcaklık yayıldı. İçindeki öfke yeniden kabardı. Bu defa yalnızca gururu değil, çevresindeki insanların gözünde itibarını kaybetme korkusu da ayağa kalkmıştı. Bir an için kararından vazgeçmek üzereydi. Sonra annesinin sözlerini hatırladı. "İçindeki isteği hakikatin kendisi sanma." "Beni korkak bulman, tabii ki senin hakkın, belki de kışkırtma mekrin." dedi. "Ama senin sözün yüzünden haksız bir iş yapmayacağım." Gelen,vcevap vermedi. Ertuğrul, iki tarafın da ileri gelenlerini çağırdı. Otlağın sınırları yeniden incelendi. Anlaşmazlığın bir kısmının yanlış işaretlenmiş sınır taşlarından, bir kısmının da tarafların kendi lehlerine yorumladıkları eski bir anlaşmadan kaynaklandığı anlaşıldı. Sonunda bir uzlaşmaya varıldı. Karşı tarafın adamları ayrılırken içlerinden biri, Ertuğrul'a dönüp şöyle dedi: "Bugün kılıcını çekseydin, belki bizi yenerdin." Ertuğrul, gözlerini ondan ayırmadı. "Belki." "Peki, neden çekmedin kılıcını?" Ertuğrul bir süre düşündü. "Çünkü bugün seni yenmekle kendi öfkeme yenilmek arasındaki farkı düşündüm. Hangisinin daha tehlikeli olduğunu anlamaya çalıştım." Adam, bu cevabın ardından ne söyleyeceğini bilemedi. Ertuğrul'un içinde de bir zafer sevinci yoktu. Aksine, kendisini tanıdığı için biraz daha huzursuz olmuştu. Çünkü insan bir kez kendi içindeki karanlığı fark ettiğinde, artık bütün kötülükleri yalnızca başkalarının yüzünde arayamazdı. ** Selçuklularla Moğollar arasındaki mücadeleye dair haberler ulaştığında, Ertuğrul'un içindeki bu çatışma daha da ağırlaştı. Bir yanda kendi obasının güvenliği vardı. Diğer yanda, yaklaşan savaşın Anadolu'daki bütün dengeleri değiştirebileceği gerçeği… Obanın ileri gelenleri, savaşın dışında kalmanın daha güvenli olacağını söylüyordu. Onlara göre henüz yeterince güçlenmemiş bir topluluğun büyük ordular arasındaki mücadeleye girmesi, kendi geleceğini tehlikeye atması demekti. Ertuğrul onları dinledi. Söylediklerinde haklılık payı vardı. Ama kendi kendisine başka bir soru soruyordu: "Biz yalnızca kendimizi korumak için mi yaşıyoruz?" Eğer her topluluk yalnızca kendi çadırını, kendi sürüsünü, kendi geleceğini düşünürse, büyük bir tehlike geldiğinde kim kimin yanında duracaktı? Öte yandan, başkalarının geleceği uğruna kendi insanlarını ölüme göndermek de kolayca yüceltilen bir yanılgı olabilirdi. "Ya yanlış hesap yapıyorsam?" diye düşündü. "Ya cesaret dediğim şey, aslında tehlikeyi küçümsemekse? Ya sorumluluk dediğim şey, kendi adımı büyük bir mücadelenin içine yazdırma arzusundan ibaretse?" Bu defa yalnızca kendisinden değil, kendi kararının başkalarının hayatına mal olmasından korkuyordu. Bir bey, kendi canını tehlikeye atmaya karar verebilirdi. Ama yanındaki insanların canını hangi hakla tehlikeye atardı?Gece boyunca bu sorularla boğuştu. Sabaha karşı kararını verdi. Selçuklu kuvvetlerine destek olmak için yola çıkacaktı; fakat yanında gidecek adamlara gerçeği bütün açıklığıyla anlatacaktı. Onlara kolay bir zafer vaat etmeyecek, tehlikeyi gizlemeyecek, kimseyi sırf kendi kararını haklı çıkarmak için öne sürmeyecekti. Sabah, obanın meydanında toplandılar. " Sizinle gelmenizi istiyorum," dedi Ertuğrul. "Ama bu yolun tehlikeli olduğunu bilmenizi de istiyorum. Hiçbirinizin hayatını, benim cesaretimi göstermek için kullanmayacağım. Gidenler, neden gittiklerini bilerek gidecekler. Kalmak isteyen de kararından dolayı aşağılanmayacak." Bu sözler, bazılarını şaşırttı. Bir beyden emir bekliyorlardı; karşılarında ise kendi kararının ağırlığını da paylaşan bir adam bulmuşlardı. Yine de Ertuğrul'un içindeki endişe bitmedi. Savaş meydanında kılıçlar çarpışırken, yalnızca düşmanın hareketlerini izlemiyordu. Her verdiği emrin ardından kendi kendisine de hesap soruyordu. Bir birliğin geri çekilmesi gerektiğinde, bunu gururuna yediremeyen askerler oldu. Ertuğrul, onların önüne geçip geri çekilmenin her zaman korkaklık olmadığını anlatmak zorunda kaldı. Bazen bir adım gerilemek, arkadaki insanların hayatını kurtarmak demekti. Bir yaralıyı taşırken, az önce kendisine saldıran düşman askerlerinden birinin yerde yattığını gördü. Asker gençti. Yüzü toz içindeydi. Dudakları kurumuş, nefesi kesik kesik hâle gelmişti. Ertuğrul durdu. Yanındaki alp şaşırmıştı. "Beyim, bu bizim düşmanımızsa onu vurmalıyız elbet!" Ertuğrul'un zihninden bir an için savaşın bütün gerekçeleri geçti. Bu adam, biraz önce kendi insanlarından birini öldürmüş olabilirdi. Belki de fırsat bulsa yeniden saldıracaktı. Elini uzatmakla onu orada bırakmak arasında birkaç saniye vardı. Sonra diz çöktü, askerin başını kaldırdı ve su verdi. Asker gözlerini açtı. Ertuğrul'un yüzüne baktı. Ne olduğunu anlayamıyordu. "Bunu neden yapıyorsunuz?"diye fısıldadı. Ertuğrul'un verecek uzun bir cevabı yoktu. "Hem yaralısın hem de bu bize Peygamberimizin emri..." Savaşın bütün karmaşası içindeki bu kelimeler, onun için bir sınavın cevabıydı. Düşmanını yenmek başka bir şeydi; onun acısını yok sayabilmek başka… Ertuğrul, insanlığını kaybetmeden savaşmanın mümkün olup olmadığını bilmiyordu. Ama bunu denemekten vazgeçerse, kazandığı her zaferin içinde kendisinden bir parça kaybedeceğini hissediyordu. ** Karacadağ'dan batıya; kışlak olarak verilmiş Söğüt'e doğru yola çıktığında, geride bıraktığı her şey bir kez daha zihninde canlandı. Fırat'ın kıyısı… Çobanların sessiz bakışları… Obalar arasında çözülen anlaşmazlıklar… Savaş meydanında yere düşen insanlar… Bütün bunlar, artık birbirinden ayrı hatıralar değildi. İçinde taşıdığı tek bir sorunun farklı yüzleriydi: "Ben nasıl insan olmalıyım?" diye iç geçirdi. Bir bey olarak anılmak mı istiyordu, yoksa gerçekten adaletli biri olmak mı? Bir gün büyük bir devletin temellerini atacak insanların arasında yer almak mı istiyordu, yoksa kendisine verilmiş küçük bir sorumluluğu hakkıyla yerine getirmek mi? Belki ikisini birden istiyordu. İşte onu huzursuz eden de buydu. İnsan bazen iyi bir gayeye yönelirken, o gayenin içine kendi arzusunu da karıştırabilirdi. Büyük bir hizmetin içinde kendi büyüklüğünü arayabilir, başkalarının iyiliğini savunurken onların kendisine minnet duymasını bekleyebilirdi. Ertuğrul, kendisini bu ihtimalden bütünüyle kurtulmuş saymıyordu. Belki de gerçek mücadele, tam olarak burada başlıyordu. Söğüt'e yaklaştıkları gün, yanındaki gençlerden biri atını onun yanına sürdü. "Beyim, bunca yolu geldik. Sizce bizi orada ne bekliyor?" Ertuğrul, uzakta uzanan tepelere baktı. "Bilmiyorum." Genç adam bu cevaba şaşırmıştı: "Bilmiyor musunuz?' " Evet, bilmiyorum. Yeni dostlar da bulabiliriz, yeni düşmanlar da. Yurt da kurabiliriz, yurdumuzu da kaybedebiliriz. Büyük işler başarabiliriz, büyük hatalar da yapabiliriz." Biraz sustu. "Ama bir şeyi biliyorum, " diye sürdürdü konuşmasını. "Kendimizi hiç sorgulamazsak, yaptığımız her işi doğru sanmaya başlarız. İşte o zaman, en büyük gücümüz bile felaketimiz olabilir." Genç adam, Ertuğrul'un yüzüne baktı. "Siz hiç kendinizden şüphe etmez misiniz beyim?" Ertuğrul'un dudaklarında buruk bir tebessüm belirdi. "Ederim. Bazen fazla bile ederim." " Peki, bu sizi zayıflatmıyor mu beyim?" dedi kuşkuyla. Ertuğrul, atının başını batıya çevirdi. "Bazen yavaşlatıyor. Bazen uykumu kaçırıyor. Ama şüphe etmediğim zaman, kendi yanlışımı görememekten korkuyorum. İnsan kendisinden şüphe etmeyi bırakırsa, başkasının hakkını çiğnerken bile haklı olduğuna inanabilir." Genç adam sustu. Ertuğrul ise yürümeye devam etti. Söğüt onları bekliyordu. Yeni bir hayat, yeni mücadeleler ve belki de tarih kitaplarına sığmayacak kadar ağır kararlar… Fakat Ertuğrul, oraya bütün sorularını çözmüş bir adam olarak gitmiyordu. İçindeki korkuları, gururu, hırsı ve tereddütleriyle birlikte gidiyordu. Çünkü insanın olgunlaşması, içindeki bütün karanlıkların bir sabah ansızın yok olması değildi. Onları tanımayı, onlara teslim olmamayı ve her gün yeniden doğruyu seçmeye çalışmayı öğrenmesiydi. Atının nal sesleri, yolun taşlarına vuruyordu. Ertuğrul, bir an için annesinin kafileye katılmadan önceki sözünü hatırladı: "İçindeki isteği hakikatin kendisi sanma." Başını egip içinden sessizce dua etti: "Allah'ım, bana kuvvet ver. Ama kuvvetimi kendi nefsime aldanma sebebi kılma. Bana söz söyleme cesareti ver. Ama kendi sözümü hakikatin üstüne çıkarma. Bana zafer nasip et. Ama zaferin içinde nefsime yenilmeyeyim. Bir gün yanlış yaparsam, onu görebilecek göz; haklıysam, gurura kapılmadan hakkı savunabilecek bir kalp ver." Rüzgâr yüzüne çarptı. Uzakta Söğüt'ün tepeleri beliriyordu. Ertuğrul, yoluna devam etti. İçindeki savaş bitmemişti. Belki de bitmemeliydi. Çünkü insan, kendi nefsine karşı kazandığı bir zaferi ömrünün sonuna kadar cebinde taşıyamazdı. Her yeni güç, her yeni imkân, her yeni başarı başka bir imtihan getirirdi. Ve Ertuğrul artık biliyordu: Bir insanın büyüklüğü, hiç düşmemesinde değil; yükseldiği zaman kendi gölgesini de görebilmesindeydi. Kılıcını düşmanına karşı çekmek yiğitlikti; o kılıcı nefsinin emrine vermemek ise ömür boyu sürecek bir cihattı. Karacadağ geride, çok geride kalmıştı, araya Kızılırmak da girmişti. Ama Ertuğrul'un içindeki nehir hâlâ akıyordu. Bir yakasında olmak istediği insan, öteki yakasında olmaktan korktuğu insan vardı. Ve o, hayatının sonuna kadar bu iki yaka arasında bir köprü kurmaya çalışacaktı.
Ekleme Tarihi: 24 Ekim 2026 -Cumartesi

FIRAT’IN ÇOCUKLARI – 6

FIRAT’IN ÇOCUKLARI – 6 Kızılırmak, o gece kıyılarını döverek akıyordu. Ertuğrul, obanın biraz uzağında, yaşlı bir söğüdün altında oturmuş, suyun karanlıkta kaybolan yüzünü seyrediyordu. Ay bulutların arkasına çekilmişti. Nehrin öte yakasında belli belirsiz ışıklar görünüyordu. Birkaç saat sonra güneş doğacak, o da batıya giden kafileye katılacaktı. Ama Ertuğrul henüz yola çıkamamıştı. Atı birkaç adım ötede otluyor, zaman zaman yeleleri havalandırırılıyordu rüzgârca. Ertuğrul ise dizlerinin üzerinde birleştirdiği ellerine bakıyordu. Bu eller kılıç tutmayı öğrenmişti. Bir atın dizginlerini çekmeyi, yayı germeyi, yaralı bir adamı savaş meydanından taşımayı da… Fakat şimdi, hayatının en zor kararını vermek üzereyken, kendi ellerine bile yabancı hissediyordu. Gitmek istiyordu. Hayır, bir yandan da bir müddetten beri sılası olan yurttan ayrılmak istemiyordu. Bir yanı dedesinin izini sürmek, batıya uzanan o büyük yürüyüşe katılmak gayesindeydi. Diğer yanı ise doğduğu topraklara kök salmıştı. Çocukluğunun sesleri, annesinin duası, babasından yahut yaşlılardan öğrendiği ilk sözler, Fırat’ın kıyısında bıraktığı her şey onu görünmez iplerle geriye çekiyordu. İnsan bazen iki yol arasında kalmazdı. İki ayrı hakikatin arasında olmak demekti bu. Ertuğrul'un önündeki yol da böyleydi. Gitmek, belki kendi kaderine yürümekti. Kalmak ise kendisini yetiştiren toprağa vefa göstermek… Peki, insan kendi kaderini seçerken kendisini var edenlere ihanet etmiş olur muydu? Başını kaldırdı. Nehrin karanlık sularına baktı. "Sen hiç tereddüt ediyor musun?" diye fısıldadı. Kızılırmak'ın dalgaları cevap vermedi. Zaten istese de vermezdi. Yalnızca su, tarih ve his taşırlardı. İnsanların sevinçlerini, ölülerini, umutlarını, pişmanlıklarını… Belki de bu yüzden binlerce yıllık bir hafızaya sahiptiler. İnsan unutuyordu ama nehir unutmuyordu. Ertuğrul, bir taş alıp suya attı. Halkalar genişleyerek karanlığa karıştı. "Ben de böyle miyim?" diye düşündü. "Vereceğim kararın dalgaları yıllarca başkalarının hayatına mı yayılacak?" İlk defa, kendi hayatının yalnızca kendisine ait olmadığını derinden hissetti. Bir bey olmak mı, bir İnsan kalmak mı? Çocukluğundan beri ona güçlü olması öğretilmişti. Atalarının mücadeleleri anlatılmış, göçlerin zorlukları, kaybedilen yurtlar, kazanılan zaferler hafızasına işlenmişti. Güçlü olmak, onun için yalnızca bir meziyet değil, sanki doğuştan taşıması gereken bir borçtu. Fakat kimse ona gücün insanın içinde nasıl bir yalnızlık meydana getirdiğini anlatmamıştı. Bir karar verdiğinde herkes neticesine bakıyordu. Kimse kararın öncesinde, gecenin ortasında kendi kendisiyle boğuşan o adamı görmüyordu halbuki. Savaş kazanırsa yiğit denilecekti ona, kaybederse beceriksiz… Bir anlaşma yaparsa korkak bulanlar çıkacak, kılıca sarılırsa bu defa da kan dökmekle suçlanacaktı. Üstelik en ağır yük, başkalarının ne diyeceği değildi. Kendi vicdanının ne söyleyeceğiydi. Ertuğrul, bunun farkındaydı elbet. Bazen bir düşmanı yenmek için yalnızca onun zayıf tarafını bulmak yeterliydi. Fakat bir insanın kendi içindeki karanlığı yenmesi için hangi zayıf tarafını araması gerektiğini kimse söylemiyordu. Onun içinde de karanlıklar oluşuyordu bazen. Bunu kabul etmekten hoşlanmıyordu. Kendini adalete yakın, öfkesine hâkim, sözünün arkasında duran biri olarak görmek istiyordu. Ama bazen kendisine itiraz eden birinin karşısında, yalnızca haksız olduğu için değil, kendisine karşı çıktığı için de öfkelendiğini fark ediyordu. O anlardan korktuğu da oluyordu. Çünkü insanın nefsini başkasının yüzünde görmesi kolaydı; kendi yüzünde tanıması zordu. Bir gün, Kayı'lardan batıya gelenlere geçici yurt verilmiş Karacadağ'da iki oba arasında çıkan anlaşmazlıkta, yaşlı beylerden biri onun kararına itiraz etmişti. Ertuğrul, adamın sözünü dinlerken bir an için yüzünün kızardığını hatırladı. Söylenenlerin bir kısmı doğruydu. Fakat o anda doğruyu kabul etmek yerine, otoritesini korumak istemişti. Sonra gece boyunca uyuyamamıştı. "Ben adaleti mi korumak istiyorum," diye sormuştu kendisine, "yoksa adil bir bey olarak bilinmeyi mi?" Bu iki şeyin arasındaki mesafe, o gece gözünde bir uçurum kadar büyümüştü. İnsan bazen doğruyu, doğru olduğu için savunurdu. Bazen de doğru görünmenin verdiği gizli lezzeti severdi. İkincisinde hakikat, insanın nefsine hizmet eden bir elbiseye dönüşürdü. Ertuğrul, bir gün kendi adalet anlayışının bile gururuna esir düşmesinden korkuyordu. Kılıcını düşmanın elinden almak mümkündü. Peki, insan kendi nefsinin elindeki kılıcı nasıl alacaktı? Arkasından gelen hafif ayak seslerini duyduğunda irkildi. Annesi, omuzlarına kalın bir örtü almış, yavaşça yanına gelmişti. "Uyuyamadın mı oğul?" Ertuğrul, başını iki yana salladı. Annesi yanına oturdu onun. Bir süre ikisi de konuşmadı. Fırat'ın sesi aralarındaki sessizliği sürekli dolduruyordu. "Gideceğin için mi üzülüyorsun?" diye sordu annesi. "Hem gideceğim için, hem de kalırsam ne olacağını bilmediğim için." Annesi ona döndü: "Kalırsan ne olacak?" "Belki burada bir düzen kuracağım." diye cevapladı anası Hayme Hatun'u. "İnsanları koruyacağım. Ama belki de kendime kolay bir hayat seçmiş olacağım. Dedem Ertuğrul Gazi'nin izinden gitmekten korktuğum için burada kalmış olacağım." "Ya gidersen?" Ertuğrul Bey, buna karşı sükût etti. "Belki de gitmek istediğim için gidiyorumdur ana. Belki büyük bir planın parçası olmak, adımın anılmasını istemek… Bunlar da vardır içimde. Kendime bile itiraf edemediğim şeyler olabilir." Annesi oğlunun yüzüne dikkatle baktı. Beklediği cevap bu değildi. Ertuğrul'un kararlılığını sorgulamasını değil, kendisinden şüphe etmesini dinliyordu sanki. "Peki, dedi, insan niyetinin içindeki her şeyi görebilir mi?" "Bilmiyorum." cevabını alınca, "O hâlde niyetinin tertemiz olduğuna hükmedip rahatlama. Ama içinde bir gölge var diye de doğru bildiğin yoldan kaçma." Ertuğrul başını kaldırıp merakla baktı ona. Annesi devam etti: "İnsan bazen iyilik yaparken kendini de sever. Bazen hakkı savunurken kendi adının büyümesini de ister. Bunları fark etmek, seni mutlaka kötü yapmaz oğul. Asıl tehlike, içindeki o isteği hakikatin kendisi sanmandır." Ertuğrul'un boğazı düğümlendi yine de... "Ya bir gün kendimi kandırırsam?" Annesi, oğlunun elini tutup teselli etmek istedi. "O gün, kendine en çok güvendiğin gün olabilir. Bu yüzden sana bir şey söyleyeyim: Sana itiraz eden herkesi düşmanın sayma. Bazen insanın en büyük düşmanı, kendisine yalnızca hoşuna giden sözleri söyleyenlerdir." Bu söz, Ertuğrul'un içinde ağır bir taş derinlere indi. Yıllar sonra etrafında kendisini öven insanlar çoğalırsa, bir gün verdiği kararlar sorgulanamaz hâle gelirse, kendi sesinden başka ses duymak istemezse ne olacaktı? Belki de bir beyin asıl imtihanı, düşmanlarının çoğaldığı gün değil, kendisine itiraz edenlerin sustuğu gün başlardı. Ertuğrul, annesinin elini öptü: "Bana dua et ana." "Ederim." dedi usulca. " Geleceğin sende olduğunu bildiğimden, tehlikeli olduğunu bile bile, Resulullahça (asm) verilmiş müjde yolunda ölme şerefi için ben de geliyorum seninle..." dedi. "Yolda da bütün duamın, seni bütün yanlışlardan koruyacağını sanma. Bazen insanın önüne yanlışla doğruyu ayırabileceği bir işaret çıkar; bazen de kararını kendi vicdanıyla vermek zorunda kalır. Sen, o vakit nefsinin sesini hakikatin sesi sanmamaya çalış." Annesi kalkıp obaya, göçe hazırlanan kafilenin yanına gitti.Göç hazırlıklarına nezaret etmeliydi. Ertuğrul, uzun süre arkasından baktı. O gece, ilk defa bir karar vermenin yalnızca bir yolu seçmek olmadığını anladı. İnsan, seçtiği yolun içinde hangi insana dönüşeceğine de karar veriyordu. ** Günler sonra Karacadağ'da, çevredeki beylerden birinin komutanları obaya geldi. Bir sınır anlaşmazlığı yüzünden iki taraf arasında gerginlik yaşanıyordu. Gelenler, Ertuğrul'un kendilerine ait olduğunu düşündükleri bir otlağa adamlarını yerleştirdiğini söylüyorlardı. Ertuğrul, bunun doğru olmadığını biliyordu. Fakat karşısındaki adamların maksadı yalnızca anlaşmazlığı çözmek değildi. Onu öfkelendirmek, çevresindeki insanların önünde küçük düşürmek istiyorlardı. İçlerinden biri ileri çıktı. "Sen kendini kim sanıyorsun? Birkaç çadırın başına geçtin diye bütün bu toprakları yönetebileceğini mi düşünüyorsun?" dedi küstahça. Ertuğrul'un eli kılıcının kabzasına gitti. O an, zihninde iki ayrı ses yükseldi. Birincisi, yıllardır içinde taşıdığı gururun sesiydi. Şimdi karşılık vermezsen seni zayıf sanacaklar. Bugün hakaret eden yarın obana saldırır. Bir bey, kendisine meydan okunmasına izin vermez diye eko yapıyordu. Öteki seda daha sakindi: "Öfkeni adaletin kılığına sokma. Bu adamı cezalandırmak istemenin sebebi gerçekten haksızlığı mı gidermek, yoksa sana karşı konuşmuş olmasını hazmedememek mi?" Ertuğrul'un parmakları kabzanın üzerinde sıkılaştı. Bir an için adamı susturmanın ne kadar kolay olacağını düşündü. Kılıcını çekseydi, çevresindeki gençler de silahlarına davranacak, birkaç dakika içinde mesele bir çatışmaya dönüşecekti. Sonunda karşı taraf geri çekilebilir, obadakiler onun cesaretinden söz edebilirdi. Ama ya kendisi? O kavgadan sonra gece başını yastığa koyduğunda, gerçekten adalet için mi savaştığını bilebilecek miydi? Elini kılıcından çekti. "Bu mesele konuşularak çözülecek," dedi. Adam küçümseyerek güldü. "Belki de biraz korktun bizden!" Ertuğrul'un yüzüne sıcaklık yayıldı. İçindeki öfke yeniden kabardı. Bu defa yalnızca gururu değil, çevresindeki insanların gözünde itibarını kaybetme korkusu da ayağa kalkmıştı. Bir an için kararından vazgeçmek üzereydi. Sonra annesinin sözlerini hatırladı. "İçindeki isteği hakikatin kendisi sanma." "Beni korkak bulman, tabii ki senin hakkın, belki de kışkırtma mekrin." dedi. "Ama senin sözün yüzünden haksız bir iş yapmayacağım." Gelen,vcevap vermedi. Ertuğrul, iki tarafın da ileri gelenlerini çağırdı. Otlağın sınırları yeniden incelendi. Anlaşmazlığın bir kısmının yanlış işaretlenmiş sınır taşlarından, bir kısmının da tarafların kendi lehlerine yorumladıkları eski bir anlaşmadan kaynaklandığı anlaşıldı. Sonunda bir uzlaşmaya varıldı. Karşı tarafın adamları ayrılırken içlerinden biri, Ertuğrul'a dönüp şöyle dedi: "Bugün kılıcını çekseydin, belki bizi yenerdin." Ertuğrul, gözlerini ondan ayırmadı. "Belki." "Peki, neden çekmedin kılıcını?" Ertuğrul bir süre düşündü. "Çünkü bugün seni yenmekle kendi öfkeme yenilmek arasındaki farkı düşündüm. Hangisinin daha tehlikeli olduğunu anlamaya çalıştım." Adam, bu cevabın ardından ne söyleyeceğini bilemedi. Ertuğrul'un içinde de bir zafer sevinci yoktu. Aksine, kendisini tanıdığı için biraz daha huzursuz olmuştu. Çünkü insan bir kez kendi içindeki karanlığı fark ettiğinde, artık bütün kötülükleri yalnızca başkalarının yüzünde arayamazdı. ** Selçuklularla Moğollar arasındaki mücadeleye dair haberler ulaştığında, Ertuğrul'un içindeki bu çatışma daha da ağırlaştı. Bir yanda kendi obasının güvenliği vardı. Diğer yanda, yaklaşan savaşın Anadolu'daki bütün dengeleri değiştirebileceği gerçeği… Obanın ileri gelenleri, savaşın dışında kalmanın daha güvenli olacağını söylüyordu. Onlara göre henüz yeterince güçlenmemiş bir topluluğun büyük ordular arasındaki mücadeleye girmesi, kendi geleceğini tehlikeye atması demekti. Ertuğrul onları dinledi. Söylediklerinde haklılık payı vardı. Ama kendi kendisine başka bir soru soruyordu: "Biz yalnızca kendimizi korumak için mi yaşıyoruz?" Eğer her topluluk yalnızca kendi çadırını, kendi sürüsünü, kendi geleceğini düşünürse, büyük bir tehlike geldiğinde kim kimin yanında duracaktı? Öte yandan, başkalarının geleceği uğruna kendi insanlarını ölüme göndermek de kolayca yüceltilen bir yanılgı olabilirdi. "Ya yanlış hesap yapıyorsam?" diye düşündü. "Ya cesaret dediğim şey, aslında tehlikeyi küçümsemekse? Ya sorumluluk dediğim şey, kendi adımı büyük bir mücadelenin içine yazdırma arzusundan ibaretse?" Bu defa yalnızca kendisinden değil, kendi kararının başkalarının hayatına mal olmasından korkuyordu. Bir bey, kendi canını tehlikeye atmaya karar verebilirdi. Ama yanındaki insanların canını hangi hakla tehlikeye atardı?Gece boyunca bu sorularla boğuştu. Sabaha karşı kararını verdi. Selçuklu kuvvetlerine destek olmak için yola çıkacaktı; fakat yanında gidecek adamlara gerçeği bütün açıklığıyla anlatacaktı. Onlara kolay bir zafer vaat etmeyecek, tehlikeyi gizlemeyecek, kimseyi sırf kendi kararını haklı çıkarmak için öne sürmeyecekti. Sabah, obanın meydanında toplandılar. " Sizinle gelmenizi istiyorum," dedi Ertuğrul. "Ama bu yolun tehlikeli olduğunu bilmenizi de istiyorum. Hiçbirinizin hayatını, benim cesaretimi göstermek için kullanmayacağım. Gidenler, neden gittiklerini bilerek gidecekler. Kalmak isteyen de kararından dolayı aşağılanmayacak." Bu sözler, bazılarını şaşırttı. Bir beyden emir bekliyorlardı; karşılarında ise kendi kararının ağırlığını da paylaşan bir adam bulmuşlardı. Yine de Ertuğrul'un içindeki endişe bitmedi. Savaş meydanında kılıçlar çarpışırken, yalnızca düşmanın hareketlerini izlemiyordu. Her verdiği emrin ardından kendi kendisine de hesap soruyordu. Bir birliğin geri çekilmesi gerektiğinde, bunu gururuna yediremeyen askerler oldu. Ertuğrul, onların önüne geçip geri çekilmenin her zaman korkaklık olmadığını anlatmak zorunda kaldı. Bazen bir adım gerilemek, arkadaki insanların hayatını kurtarmak demekti. Bir yaralıyı taşırken, az önce kendisine saldıran düşman askerlerinden birinin yerde yattığını gördü. Asker gençti. Yüzü toz içindeydi. Dudakları kurumuş, nefesi kesik kesik hâle gelmişti. Ertuğrul durdu. Yanındaki alp şaşırmıştı. "Beyim, bu bizim düşmanımızsa onu vurmalıyız elbet!" Ertuğrul'un zihninden bir an için savaşın bütün gerekçeleri geçti. Bu adam, biraz önce kendi insanlarından birini öldürmüş olabilirdi. Belki de fırsat bulsa yeniden saldıracaktı. Elini uzatmakla onu orada bırakmak arasında birkaç saniye vardı. Sonra diz çöktü, askerin başını kaldırdı ve su verdi. Asker gözlerini açtı. Ertuğrul'un yüzüne baktı. Ne olduğunu anlayamıyordu. "Bunu neden yapıyorsunuz?"diye fısıldadı. Ertuğrul'un verecek uzun bir cevabı yoktu. "Hem yaralısın hem de bu bize Peygamberimizin emri..." Savaşın bütün karmaşası içindeki bu kelimeler, onun için bir sınavın cevabıydı. Düşmanını yenmek başka bir şeydi; onun acısını yok sayabilmek başka… Ertuğrul, insanlığını kaybetmeden savaşmanın mümkün olup olmadığını bilmiyordu. Ama bunu denemekten vazgeçerse, kazandığı her zaferin içinde kendisinden bir parça kaybedeceğini hissediyordu. ** Karacadağ'dan batıya; kışlak olarak verilmiş Söğüt'e doğru yola çıktığında, geride bıraktığı her şey bir kez daha zihninde canlandı. Fırat'ın kıyısı… Çobanların sessiz bakışları… Obalar arasında çözülen anlaşmazlıklar… Savaş meydanında yere düşen insanlar… Bütün bunlar, artık birbirinden ayrı hatıralar değildi. İçinde taşıdığı tek bir sorunun farklı yüzleriydi: "Ben nasıl insan olmalıyım?" diye iç geçirdi. Bir bey olarak anılmak mı istiyordu, yoksa gerçekten adaletli biri olmak mı? Bir gün büyük bir devletin temellerini atacak insanların arasında yer almak mı istiyordu, yoksa kendisine verilmiş küçük bir sorumluluğu hakkıyla yerine getirmek mi? Belki ikisini birden istiyordu. İşte onu huzursuz eden de buydu. İnsan bazen iyi bir gayeye yönelirken, o gayenin içine kendi arzusunu da karıştırabilirdi. Büyük bir hizmetin içinde kendi büyüklüğünü arayabilir, başkalarının iyiliğini savunurken onların kendisine minnet duymasını bekleyebilirdi. Ertuğrul, kendisini bu ihtimalden bütünüyle kurtulmuş saymıyordu. Belki de gerçek mücadele, tam olarak burada başlıyordu. Söğüt'e yaklaştıkları gün, yanındaki gençlerden biri atını onun yanına sürdü. "Beyim, bunca yolu geldik. Sizce bizi orada ne bekliyor?" Ertuğrul, uzakta uzanan tepelere baktı. "Bilmiyorum." Genç adam bu cevaba şaşırmıştı: "Bilmiyor musunuz?' " Evet, bilmiyorum. Yeni dostlar da bulabiliriz, yeni düşmanlar da. Yurt da kurabiliriz, yurdumuzu da kaybedebiliriz. Büyük işler başarabiliriz, büyük hatalar da yapabiliriz." Biraz sustu. "Ama bir şeyi biliyorum, " diye sürdürdü konuşmasını. "Kendimizi hiç sorgulamazsak, yaptığımız her işi doğru sanmaya başlarız. İşte o zaman, en büyük gücümüz bile felaketimiz olabilir." Genç adam, Ertuğrul'un yüzüne baktı. "Siz hiç kendinizden şüphe etmez misiniz beyim?" Ertuğrul'un dudaklarında buruk bir tebessüm belirdi. "Ederim. Bazen fazla bile ederim." " Peki, bu sizi zayıflatmıyor mu beyim?" dedi kuşkuyla. Ertuğrul, atının başını batıya çevirdi. "Bazen yavaşlatıyor. Bazen uykumu kaçırıyor. Ama şüphe etmediğim zaman, kendi yanlışımı görememekten korkuyorum. İnsan kendisinden şüphe etmeyi bırakırsa, başkasının hakkını çiğnerken bile haklı olduğuna inanabilir." Genç adam sustu. Ertuğrul ise yürümeye devam etti. Söğüt onları bekliyordu. Yeni bir hayat, yeni mücadeleler ve belki de tarih kitaplarına sığmayacak kadar ağır kararlar… Fakat Ertuğrul, oraya bütün sorularını çözmüş bir adam olarak gitmiyordu. İçindeki korkuları, gururu, hırsı ve tereddütleriyle birlikte gidiyordu. Çünkü insanın olgunlaşması, içindeki bütün karanlıkların bir sabah ansızın yok olması değildi. Onları tanımayı, onlara teslim olmamayı ve her gün yeniden doğruyu seçmeye çalışmayı öğrenmesiydi. Atının nal sesleri, yolun taşlarına vuruyordu. Ertuğrul, bir an için annesinin kafileye katılmadan önceki sözünü hatırladı: "İçindeki isteği hakikatin kendisi sanma." Başını egip içinden sessizce dua etti: "Allah'ım, bana kuvvet ver. Ama kuvvetimi kendi nefsime aldanma sebebi kılma. Bana söz söyleme cesareti ver. Ama kendi sözümü hakikatin üstüne çıkarma. Bana zafer nasip et. Ama zaferin içinde nefsime yenilmeyeyim. Bir gün yanlış yaparsam, onu görebilecek göz; haklıysam, gurura kapılmadan hakkı savunabilecek bir kalp ver." Rüzgâr yüzüne çarptı. Uzakta Söğüt'ün tepeleri beliriyordu. Ertuğrul, yoluna devam etti. İçindeki savaş bitmemişti. Belki de bitmemeliydi. Çünkü insan, kendi nefsine karşı kazandığı bir zaferi ömrünün sonuna kadar cebinde taşıyamazdı. Her yeni güç, her yeni imkân, her yeni başarı başka bir imtihan getirirdi. Ve Ertuğrul artık biliyordu: Bir insanın büyüklüğü, hiç düşmemesinde değil; yükseldiği zaman kendi gölgesini de görebilmesindeydi. Kılıcını düşmanına karşı çekmek yiğitlikti; o kılıcı nefsinin emrine vermemek ise ömür boyu sürecek bir cihattı. Karacadağ geride, çok geride kalmıştı, araya Kızılırmak da girmişti. Ama Ertuğrul'un içindeki nehir hâlâ akıyordu. Bir yakasında olmak istediği insan, öteki yakasında olmaktan korktuğu insan vardı. Ve o, hayatının sonuna kadar bu iki yaka arasında bir köprü kurmaya çalışacaktı.
Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve haber111.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.