İlk Gece: Nur Dersine Gidişim
İlk Gece: Nur Dersine Gidişim
Mehmet Nuri Bingöl
Ailem Almanya'da çalışıyordu. Ben ise Anadolu'nun kadim şehirlerinden birinde, dedemin evinde kalıyordum.
Henüz on üç yaşındaydım; lisenin birinci sınıfına yeni başlamış, çocuklukla gençlik arasında gidip gelen bir delikanlı...
Dedemin evi, eski mahalle kültürünün hâlâ yaşadığı, komşuların birbirine selamsız geçmediği bir sokaktaydı. Akşamları erkenden sessizlik çöker, sadece soba dumanlarının kokusu ve uzaktan gelen köpek havlamaları duyulurdu.
O gün de sıradan bir akşamdı. Dedem odasında tesbihini çekiyor, ninem mutfakta akşamdan kalan işleri toparlıyordu. Ben ise ders kitaplarımı açmış görünsem de aklım daha çok ertesi gün arkadaşlarla oynayacağımız maçtaydı.
Tam o sırada kapı çalındı.
Kapıyı açtığımda karşımda liseden arkadaşım Hasan'ı gördüm. Yüzünde her zamanki sakin tebessümü vardı.
— "Mehmet kardaşım, müsaitsen bu akşam bir yere gidelim," dedi.
— "Nereye?"
— "Erzurum'dan misafirler gelmiş. Sohbet yapacaklar. Gelirsen çok iyi olur."
Daha önce böyle sohbetlere hiç gitmemiştim. Hasan'ın davetindeki samimiyet ise beni düşündürdü. Birkaç saniye tereddüt ettim.
— "Dedeme sorayım," dedim.
**
Dedem, Hasan'ın kim olduğunu biliyordu. Kısa bir sessizlikten sonra:
— "Git evladım," dedi. "İnsan, hayırlı meclislerden zarar görmez." Bu söz, benim için bir izin olmanın ötesinde bir yol işaretiydi.
Yatsı ezanı okununca mahalle camisinin yolunu tuttuk. Sonbaharın serinliği iyice hissediliyordu. Sokak lambalarının sarı ışıkları taş duvarların üzerine vuruyor, minarenin gölgesi dar sokakların üzerine düşüyordu.
Yatsı namazını cemaatle kıldıktan sonra Hasan'la birlikte camiden çıktık.
— "Gideceğimiz ev, Fevzi Abi'nin baba evi," dedi Hasan.
Mahallenin dar ve kıvrımlı sokaklarından yürümeye başladık. Eski taş evlerin arasından geçerken pencerelerden sızan loş ışıklar, sanki her evde ayrı bir hikâye anlatıyordu.
Bir süre sonra ahşap kapılı, tek katlı mütevazı bir evin önünde durduk. Hasan kapıyı usulca çaldı.
İçeriden "Buyurun!" sesi gelince avluya girdik. Bizim yörede "hayat" denilen genişçe avluyu geçtik. Ortada eski bir dut ağacı vardı. Ağacın gölgesi avlunun yarısını kaplamıştı. Bir kenarda bakır bir ibrik, diğer tarafta odun yığını duruyordu.
Avlunun karşısındaki "ka'â"ya ( zemin odası) yöneldik. Kapıyı açar açmaz içeriden yükselen sıcaklık ve çay kokusu yüzüme çarptı.
Odanın etrafına minderler serilmişti. Yaşları farklı birçok insan sessizce oturuyordu. Bazılarının başında takke, bazılarının omzunda ceket vardı. Herkesin yüzünde huzurlu bir ifade seziliyordu.
Beni gören orta yaşlı, güler yüzlü bir ağabey ayağa kalktı.
— "Hoş geldin evladım," dedi. "İlk defa mı geliyorsun?" Mahcup bir şekilde başımı salladım.
— "Evet."
Elimden tutup yanına oturttu. Biraz sonra Erzurum'dan gelen misafirlerden biri eline kalınca bir kitap aldı. Kitabın kapağında "Sözler" yazıyordu.
Okumaya başladı: "İman hem nurdur, hem kuvvettir..."
O cümleleri ilk kez duyuyordum. Fakat garip bir şekilde, sanki çok eski zamanlardan beri bildiğim hakikatleri yeniden hatırlıyormuş gibi hissettim. O küçük odada, sobanın çıtırtıları arasında okunan satırlar yalnız kulaklarıma değil, kalbime de dokunuyordu.
**
Ders boyunca kimse yüksek sesle konuşmadı. Kimse kimseye üstünlük taslamadı. Sadece Kur'an'dan süzülen hakikatler, samimiyetle paylaşılıyordu.
Ders bitince çaylar dağıtıldı. Erzurumlu misafirlerden biri bana dönerek:
— "Evladım, bu dersler insanın yolunu aydınlatır. Devam et," dedi.
O gece eve dönerken sokaklar yine aynı sokaklardı. Taş duvarlar, dar geçitler, sarı lambalar yerli yerindeydi.
Fakat değişen bir şey vardı. Ben artık o akşam evden çıkan çocuk değildim. Gönlümde küçük bir kandil yanmıştı sanki.
Ve yıllar sonra geriye dönüp baktığımda anlayacaktım ki, mütevazı evde geçirilen o ilk gece, hayatımın en önemli yolculuklarından birinin başlangıcı olmuştu.
Ekleme
Tarihi: 23 Haziran 2026 -Salı
İlk Gece: Nur Dersine Gidişim
İlk Gece: Nur Dersine Gidişim
Mehmet Nuri Bingöl
Ailem Almanya'da çalışıyordu. Ben ise Anadolu'nun kadim şehirlerinden birinde, dedemin evinde kalıyordum.
Henüz on üç yaşındaydım; lisenin birinci sınıfına yeni başlamış, çocuklukla gençlik arasında gidip gelen bir delikanlı...
Dedemin evi, eski mahalle kültürünün hâlâ yaşadığı, komşuların birbirine selamsız geçmediği bir sokaktaydı. Akşamları erkenden sessizlik çöker, sadece soba dumanlarının kokusu ve uzaktan gelen köpek havlamaları duyulurdu.
O gün de sıradan bir akşamdı. Dedem odasında tesbihini çekiyor, ninem mutfakta akşamdan kalan işleri toparlıyordu. Ben ise ders kitaplarımı açmış görünsem de aklım daha çok ertesi gün arkadaşlarla oynayacağımız maçtaydı.
Tam o sırada kapı çalındı.
Kapıyı açtığımda karşımda liseden arkadaşım Hasan'ı gördüm. Yüzünde her zamanki sakin tebessümü vardı.
— "Mehmet kardaşım, müsaitsen bu akşam bir yere gidelim," dedi.
— "Nereye?"
— "Erzurum'dan misafirler gelmiş. Sohbet yapacaklar. Gelirsen çok iyi olur."
Daha önce böyle sohbetlere hiç gitmemiştim. Hasan'ın davetindeki samimiyet ise beni düşündürdü. Birkaç saniye tereddüt ettim.
— "Dedeme sorayım," dedim.
**
Dedem, Hasan'ın kim olduğunu biliyordu. Kısa bir sessizlikten sonra:
— "Git evladım," dedi. "İnsan, hayırlı meclislerden zarar görmez." Bu söz, benim için bir izin olmanın ötesinde bir yol işaretiydi.
Yatsı ezanı okununca mahalle camisinin yolunu tuttuk. Sonbaharın serinliği iyice hissediliyordu. Sokak lambalarının sarı ışıkları taş duvarların üzerine vuruyor, minarenin gölgesi dar sokakların üzerine düşüyordu.
Yatsı namazını cemaatle kıldıktan sonra Hasan'la birlikte camiden çıktık.
— "Gideceğimiz ev, Fevzi Abi'nin baba evi," dedi Hasan.
Mahallenin dar ve kıvrımlı sokaklarından yürümeye başladık. Eski taş evlerin arasından geçerken pencerelerden sızan loş ışıklar, sanki her evde ayrı bir hikâye anlatıyordu.
Bir süre sonra ahşap kapılı, tek katlı mütevazı bir evin önünde durduk. Hasan kapıyı usulca çaldı.
İçeriden "Buyurun!" sesi gelince avluya girdik. Bizim yörede "hayat" denilen genişçe avluyu geçtik. Ortada eski bir dut ağacı vardı. Ağacın gölgesi avlunun yarısını kaplamıştı. Bir kenarda bakır bir ibrik, diğer tarafta odun yığını duruyordu.
Avlunun karşısındaki "ka'â"ya ( zemin odası) yöneldik. Kapıyı açar açmaz içeriden yükselen sıcaklık ve çay kokusu yüzüme çarptı.
Odanın etrafına minderler serilmişti. Yaşları farklı birçok insan sessizce oturuyordu. Bazılarının başında takke, bazılarının omzunda ceket vardı. Herkesin yüzünde huzurlu bir ifade seziliyordu.
Beni gören orta yaşlı, güler yüzlü bir ağabey ayağa kalktı.
— "Hoş geldin evladım," dedi. "İlk defa mı geliyorsun?" Mahcup bir şekilde başımı salladım.
— "Evet."
Elimden tutup yanına oturttu. Biraz sonra Erzurum'dan gelen misafirlerden biri eline kalınca bir kitap aldı. Kitabın kapağında "Sözler" yazıyordu.
Okumaya başladı: "İman hem nurdur, hem kuvvettir..."
O cümleleri ilk kez duyuyordum. Fakat garip bir şekilde, sanki çok eski zamanlardan beri bildiğim hakikatleri yeniden hatırlıyormuş gibi hissettim. O küçük odada, sobanın çıtırtıları arasında okunan satırlar yalnız kulaklarıma değil, kalbime de dokunuyordu.
**
Ders boyunca kimse yüksek sesle konuşmadı. Kimse kimseye üstünlük taslamadı. Sadece Kur'an'dan süzülen hakikatler, samimiyetle paylaşılıyordu.
Ders bitince çaylar dağıtıldı. Erzurumlu misafirlerden biri bana dönerek:
— "Evladım, bu dersler insanın yolunu aydınlatır. Devam et," dedi.
O gece eve dönerken sokaklar yine aynı sokaklardı. Taş duvarlar, dar geçitler, sarı lambalar yerli yerindeydi.
Fakat değişen bir şey vardı. Ben artık o akşam evden çıkan çocuk değildim. Gönlümde küçük bir kandil yanmıştı sanki.
Ve yıllar sonra geriye dönüp baktığımda anlayacaktım ki, mütevazı evde geçirilen o ilk gece, hayatımın en önemli yolculuklarından birinin başlangıcı olmuştu.
Yazıya ifade bırak !
Bu yazıya hiç ifade kullanılmamış ilk ifadeyi siz kullanın.
Okuyucu Yorumları
(0)
Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.
