YA YENİ HÂL YA İZMİHLÂL!
YA YENİ HÂL YA İZMİHLÂL!
Hayat, yerinde sayanları değil, zamanın ruhunu okuyarak kendisini yenileyebilenleri ayakta tutar. Çünkü zaman durmuyor; şartlar değişiyor, ihtiyaçlar farklılaşıyor, imkânlar ve tehditler yeni biçimlere bürünüyor.
Dün geçerli olan bir usûl, bugün aynı neticeyi vermeyebiliyor. Dün işe yarayan bir anlayış, bugün gelişmenin önünde bir maniaya dönebiliyor. İşte bu noktada insanın, toplumun ve milletlerin önüne tarihî bir tercih çıkıyor: Ya yeni hâl ya izmihlâl!
Bu söz, sıradan bir yenilenme çağrısından ziyade varoluş ikazıdır. Zira yenilenmeyen, zamanın gerisinde kalır; zamanın gerisinde kalan ise bir müddet sonra kendi varlığını koruyamaz hâle gelir. Fakat burada söz konusu olan yenilik, her yeni olana sorgusuz sualsiz kapı açmak da değildir. Asıl mesele, köklerinden kopmadan dallarını yenileyebilmek, özünü muhafaza ederek usulünü geliştirebilmektir.
BİR AĞACIN YAŞAMASI, HER BAHAR YENİ YAPRAKLAR VERMESİNE BAĞLI. Fakat o ağacın hayatiyeti, köklerinin toprağa tutunmasındandır. Kökleri kuruyan ağacın yaprakları bir müddet daha yeşil görünebilir; lakin bu, yaklaşan kurumanın önüne geçemez. İnsan ve toplum da böyledir. Değerlerinden, inancından, ahlâkından ve tarihî hafızasından kopan bir yenilenme, gelişme değil, başkalaşmadır. Öte yandan geçmişin bütün uygulamalarını, değişmez hakikatlermiş gibi bugüne taşımak da hayatın akışına karşı kürek çekmektir.
Öyleyse yenilik ile yozlaşmayı, değişim ile çözülmeyi birbirinden ayırmak gerekir. Yenilik, hakikatin yeni şartlarda yeniden ifade edilmesidir; yozlaşma ise hakikatin yerine modanın geçirilmesidir.
Bugün fertten aileye, eğitimden ekonomiye, siyasetten sosyal hayata kadar pek çok alanda ciddi bir yenilenme ihtiyacı hissedilmektedir. Bilhassa zihniyet dünyamızda köklü bir muhasebeye ihtiyaç vardır. Üretmeden tüketmeyi gelişme, gösterişi itibar, makamı üstünlük, serveti saadet ve dünyevî konforu hayatın gayesi sayan anlayış, insanı da toplumu da içten içe tüketmektedir.
Bir toplumun binaları yükselebilir, yolları genişleyebilir, teknolojisi gelişebilir. Fakat adaleti daralıyor, merhameti eksiliyor, ahlâkı aşınıyor, dayanışması zayıflıyorsa o toplumun geliştiğini söylemek ne kadar mümkündür?
Asıl izmihlâl, önce zihinde başlar. İnsan, kendisini ayakta tutan değerleri lüzumsuz görmeye başladığında; aile, sorumluluk yerine yük; ilim, hikmet yerine diploma; ibadet, hayatı inşa eden bir kulluk yerine alışkanlık hâline geldiğinde çözülmenin kapısı aralanmış demektir.
Bediüzzaman Said Nursî'nin fikir dünyasında da zamanın ihtiyaçlarını doğru okumak, asrın hastalıklarına uygun çareler geliştirmek önemli bir yer tutar. İman hakikatleri sabit olmakla beraber, onların anlatılma ve anlaşılma yolları zamanın şartlarına göre yenilenebilir. Çünkü mesele, hakikati zamana uydurmak değil; zamanın insanına hakikati ulaştırabilmektir.
Bu sebeple eski usullerde ısrar ederek yeni problemlere cevap verememek ne kadar yanlışsa, yeni usuller adına temel değerlerden taviz vermek de o kadar yanlıştır.
Bugün eğitim sistemimizden dinî hizmetlerimize, ekonomik anlayışımızdan kültürel faaliyetlerimize kadar her alanda şu soruyu sormalıyız: Yaptıklarımız, bizi hakikate ve kemale mi yaklaştırıyor, yoksa alışkanlıklarımızı sürdürmekten başka bir işe yaramıyor mu?
Bir hizmet hareketi, zamanla kendi yöntemlerini kutsallaştırırsa yenilenme kabiliyetini kaybeder. Bir kurum, kuruluş gayesini unutup varlığını devam ettirmeyi esas alırsa ruhunu yitirir. Bir insan, dün yaptığı iyilikleri bugünkü sorumluluklarının yerine koyarsa manevi tekâmülünü durdurur. Çünkü dünün başarısı, bugünün ihmallerine mazeret olamaz.
Unutulmamalıdır ki yenilenmek, geçmişi inkâr etmek değildir. Geçmişin tecrübesinden istifade ederek geleceğin ihtiyaçlarına cevap verebilmektir. Kökü mazide, gözü atide olan bir anlayışın temsilcisi olmaktır. Eskiyi bütünüyle terk etmek de, eskiye bütünüyle mahkûm olmak da aynı ölçüde yanlıştır.
Netice itibarıyla hayat, her gün yeniden bir imtihan açıyor önümüze. Bu imtihanda ya aklımızı, kalbimizi, yöntemlerimizi ve müesseselerimizi hakikat ekseninde yenileyeceğiz ya da değişen zamanın gerisinde kalarak kendi izmihlâlimizi seyredeceğiz.
Şunu da bilelim ki izmihlâl, bir gün ansızın kapıyı çalan bir felaket değildir. Çoğu zaman küçük ihmallerin, ertelenmiş muhasebelerin, terk edilmiş sorumlulukların ve yenilenmeye kapatılmış kapıların birikimidir. Öyleyse ya köklerimize sadık kalarak dallarımızı yenileyeceğiz ya da kuruyan dallarımızı geçmişin hatıralarıyla yeşil göstermeye çalışacağız.
Zamanın hükmü açıktır: Kendini yenileyemeyen, başkasının değişimine mahkûm olur. Hakikatinden taviz vermeden yenilenemeyen ise bir müddet sonra ne kendisine ne de geleceğe söz söyleyebilir. Ya yeni hâl ya izmihlâl! Çünkü bugün yenilenmeyi göze alamayanların yarın varlığını koruyabilmesi de kolay olmayacaktır.
Ekleme
Tarihi: 07 Kasım 2026 -Cumartesi
YA YENİ HÂL YA İZMİHLÂL!
YA YENİ HÂL YA İZMİHLÂL!
Hayat, yerinde sayanları değil, zamanın ruhunu okuyarak kendisini yenileyebilenleri ayakta tutar. Çünkü zaman durmuyor; şartlar değişiyor, ihtiyaçlar farklılaşıyor, imkânlar ve tehditler yeni biçimlere bürünüyor.
Dün geçerli olan bir usûl, bugün aynı neticeyi vermeyebiliyor. Dün işe yarayan bir anlayış, bugün gelişmenin önünde bir maniaya dönebiliyor. İşte bu noktada insanın, toplumun ve milletlerin önüne tarihî bir tercih çıkıyor: Ya yeni hâl ya izmihlâl!
Bu söz, sıradan bir yenilenme çağrısından ziyade varoluş ikazıdır. Zira yenilenmeyen, zamanın gerisinde kalır; zamanın gerisinde kalan ise bir müddet sonra kendi varlığını koruyamaz hâle gelir. Fakat burada söz konusu olan yenilik, her yeni olana sorgusuz sualsiz kapı açmak da değildir. Asıl mesele, köklerinden kopmadan dallarını yenileyebilmek, özünü muhafaza ederek usulünü geliştirebilmektir.
BİR AĞACIN YAŞAMASI, HER BAHAR YENİ YAPRAKLAR VERMESİNE BAĞLI. Fakat o ağacın hayatiyeti, köklerinin toprağa tutunmasındandır. Kökleri kuruyan ağacın yaprakları bir müddet daha yeşil görünebilir; lakin bu, yaklaşan kurumanın önüne geçemez. İnsan ve toplum da böyledir. Değerlerinden, inancından, ahlâkından ve tarihî hafızasından kopan bir yenilenme, gelişme değil, başkalaşmadır. Öte yandan geçmişin bütün uygulamalarını, değişmez hakikatlermiş gibi bugüne taşımak da hayatın akışına karşı kürek çekmektir.
Öyleyse yenilik ile yozlaşmayı, değişim ile çözülmeyi birbirinden ayırmak gerekir. Yenilik, hakikatin yeni şartlarda yeniden ifade edilmesidir; yozlaşma ise hakikatin yerine modanın geçirilmesidir.
Bugün fertten aileye, eğitimden ekonomiye, siyasetten sosyal hayata kadar pek çok alanda ciddi bir yenilenme ihtiyacı hissedilmektedir. Bilhassa zihniyet dünyamızda köklü bir muhasebeye ihtiyaç vardır. Üretmeden tüketmeyi gelişme, gösterişi itibar, makamı üstünlük, serveti saadet ve dünyevî konforu hayatın gayesi sayan anlayış, insanı da toplumu da içten içe tüketmektedir.
Bir toplumun binaları yükselebilir, yolları genişleyebilir, teknolojisi gelişebilir. Fakat adaleti daralıyor, merhameti eksiliyor, ahlâkı aşınıyor, dayanışması zayıflıyorsa o toplumun geliştiğini söylemek ne kadar mümkündür?
Asıl izmihlâl, önce zihinde başlar. İnsan, kendisini ayakta tutan değerleri lüzumsuz görmeye başladığında; aile, sorumluluk yerine yük; ilim, hikmet yerine diploma; ibadet, hayatı inşa eden bir kulluk yerine alışkanlık hâline geldiğinde çözülmenin kapısı aralanmış demektir.
Bediüzzaman Said Nursî'nin fikir dünyasında da zamanın ihtiyaçlarını doğru okumak, asrın hastalıklarına uygun çareler geliştirmek önemli bir yer tutar. İman hakikatleri sabit olmakla beraber, onların anlatılma ve anlaşılma yolları zamanın şartlarına göre yenilenebilir. Çünkü mesele, hakikati zamana uydurmak değil; zamanın insanına hakikati ulaştırabilmektir.
Bu sebeple eski usullerde ısrar ederek yeni problemlere cevap verememek ne kadar yanlışsa, yeni usuller adına temel değerlerden taviz vermek de o kadar yanlıştır.
Bugün eğitim sistemimizden dinî hizmetlerimize, ekonomik anlayışımızdan kültürel faaliyetlerimize kadar her alanda şu soruyu sormalıyız: Yaptıklarımız, bizi hakikate ve kemale mi yaklaştırıyor, yoksa alışkanlıklarımızı sürdürmekten başka bir işe yaramıyor mu?
Bir hizmet hareketi, zamanla kendi yöntemlerini kutsallaştırırsa yenilenme kabiliyetini kaybeder. Bir kurum, kuruluş gayesini unutup varlığını devam ettirmeyi esas alırsa ruhunu yitirir. Bir insan, dün yaptığı iyilikleri bugünkü sorumluluklarının yerine koyarsa manevi tekâmülünü durdurur. Çünkü dünün başarısı, bugünün ihmallerine mazeret olamaz.
Unutulmamalıdır ki yenilenmek, geçmişi inkâr etmek değildir. Geçmişin tecrübesinden istifade ederek geleceğin ihtiyaçlarına cevap verebilmektir. Kökü mazide, gözü atide olan bir anlayışın temsilcisi olmaktır. Eskiyi bütünüyle terk etmek de, eskiye bütünüyle mahkûm olmak da aynı ölçüde yanlıştır.
Netice itibarıyla hayat, her gün yeniden bir imtihan açıyor önümüze. Bu imtihanda ya aklımızı, kalbimizi, yöntemlerimizi ve müesseselerimizi hakikat ekseninde yenileyeceğiz ya da değişen zamanın gerisinde kalarak kendi izmihlâlimizi seyredeceğiz.
Şunu da bilelim ki izmihlâl, bir gün ansızın kapıyı çalan bir felaket değildir. Çoğu zaman küçük ihmallerin, ertelenmiş muhasebelerin, terk edilmiş sorumlulukların ve yenilenmeye kapatılmış kapıların birikimidir. Öyleyse ya köklerimize sadık kalarak dallarımızı yenileyeceğiz ya da kuruyan dallarımızı geçmişin hatıralarıyla yeşil göstermeye çalışacağız.
Zamanın hükmü açıktır: Kendini yenileyemeyen, başkasının değişimine mahkûm olur. Hakikatinden taviz vermeden yenilenemeyen ise bir müddet sonra ne kendisine ne de geleceğe söz söyleyebilir. Ya yeni hâl ya izmihlâl! Çünkü bugün yenilenmeyi göze alamayanların yarın varlığını koruyabilmesi de kolay olmayacaktır.
Yazıya ifade bırak !
Bu yazıya hiç ifade kullanılmamış ilk ifadeyi siz kullanın.
Okuyucu Yorumları
(0)
Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.
