HÜZNE GARK OLDUĞUM BİR ÇARŞAMBA…
HÜZNE GARK OLDUĞUM BİR ÇARŞAMBA…
Bir hayat...
Bir kitap...
Bu bir hikaye değil...
Gerçek bir yaşanmışlık...
İçerisinde tefekkür edipte alabileceğimiz çok dersler var.
Lütfen okuyun, okutun!!!
Ve lütfen müspet veya menfi olarak düşüncelerinizi yorumlarınızı yazın.
Yorumlarınız bizim için değerlidir.
Bir Genç Hekimin Gözyaşları, Hastalığın İçinde Bulduğu Hakikat ve Hayatın Gerçek Yüzü
Bugün takvim yaprakları 14 Ekim Çarşamba gününü gösteriyor. Benim içinse bugün, yüreğime derin bir hüznün çöktüğü, kolay kolay unutamayacağım kara bir Çarşamba olarak hafızama kazındı.
Sorumluluğunu yürüttüğüm sağlık kurulu biriminde, akşam saatlerinde genç bir hanımefendi, yanında teyzesinin olduğunu söylediği bir yakınıyla birlikte odama geldi. Nöroloji polikliniğinde muayene olmuş, doktorunun yönlendirmesiyle sağlık kurulu raporu işlemleri için birimimize başvurmuştu.
İçeri girdiğinde, kısık ve titrek bir sesle:
“Ben hekimim… Oturabilir miyim?” diye sordu.
O an, karşımdaki genç hanımefendinin yalnızca bir sağlık kurulu raporu almak için gelmediğini henüz bilmiyordum. Birazdan anlatacaklarının yüreğimde nasıl derin izler bırakacağından habersizdim.
Sözlerine başladı…
Daha ilk cümlelerinde sesindeki titreme, gözlerindeki hüzün ve kelimelerinin arasına gizlenmiş çaresizlik beni derinden sarstı.
O, yedi yıllık bir hekimdi.
Mesleğinin son dört yılını, Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesinde Kulak Burun Boğaz (KBB) asistanı olarak geçirmişti. İnsanlara şifa olabilmek, hastalarının derdine derman bulabilmek için mesleğini aşkla yapıyordu. Ancak hayat, onun önüne hiç beklemediği, ağır bir imtihan çıkarmıştı.
Amansız bir hastalığa yakalanmıştı.
Bir zamanlar hayallerinin peşinden koşan, insanlara şifa dağıtmak için gecesini gündüzüne katan o genç hekim, şimdi kendi hastalığıyla mücadele ediyordu.
Hastalığı ilerledikçe bedeni onu taşımakta zorlanıyor, yürümek bile her geçen gün daha güç hâle geliyordu. Aktif görevini sürdürmekte zorlandığı için asistanlık görevinden ayrılmış, normal tabiplik görevine geçmişti. Ne var ki hastalığı, bu görevini yapmasını da güçleştirmişti.
Şimdi önünde cevabını bilmediği sorular vardı.
Hastalığının seyri nasıl olacaktı? İlerleyen aylarda kendisini neler bekliyordu? Yeniden çalışabilecek miydi? Mesleğine geri dönebilecek miydi?
Bütün bu belirsizliklerin ortasında, şimdilik üç-dört aylık bir sağlık kurulu raporuna ihtiyaç duyduğunu anlattı. Bu sürenin sonunda çalışıp çalışamayacağı, sağlık kurulu değerlendirmesiyle yeniden ele alınacaktı.
Fakat onun asıl derdi rapor değildi.
O, mesleğinden uzak kalmak istemiyordu.
Gözleri buğulandı. Sanki yüreğinin en derin yerinden gelen bir sesle:
“Ben mesleğimi çok seviyorum. Allah izin verirse iyileşip yeniden görevime dönmek istiyorum.” dedi.
Bu sözleri duyduğumda içimde bir şeyler koptu.
Bir zamanlar insanlara şifa vermek için hayaller kuran bir hekim, şimdi kendi hayatının nasıl şekilleneceğini bilememenin acısını yaşıyordu.
Ona bir çay ikram ettim. Konuştukça, anlattıkça zihnimde bir film şeridi dönmeye başladı.
Van’ın Erciş ilçesinden çıkıp Konya Meram Tıp Fakültesini kazanmıştı. Büyük emekler vermiş, zorlukları aşmış, hayallerinin peşinden yürümüştü. Bir gün uzmanlığını alacak, hastalarına şifa olacak, mesleğinin başında daha nice güzel yıllar geçirecekti.
Ancak insanın yarınlar için yaptığı bütün hesapların, hayatın karşısında ne kadar kırılgan olduğunu yaşayarak öğreniyordu.
Daha yolun başındaydı.
Önünde yaşanacak yıllar, kurulacak yuvalar, gerçekleştirilecek hayaller, ulaşılacak hedefler vardı. Belki de zihninde henüz kimseyle paylaşmadığı nice güzel düşünce taşıyordu.
Şimdiyse bütün bunların yanında, hastalığının gelecekte kendisini hangi zorluklarla karşılaştıracağını düşünüyordu.
Bir hekim olarak hastalığın muhtemel seyrini biliyor, fakat kendi geleceği hakkında kesin bir şey söyleyemiyordu.
İnsan bazen başkalarının hastalıklarına teşhis koyabilir, tedavi yolları arayabilir. Ama sıra kendi hayatına geldiğinde, bildikleri bile belirsizliğin sisini dağıtmaya yetmeyebilir.
Tıpkı fırtınanın ortasında rotasını kaybetmiş bir gemi kaptanı gibi…
Önünde koca bir deniz, etrafında dinmeyen dalgalar, zihninde cevap bekleyen sorular…
Ve bilinmezliğe doğru yol alan bir hayat…
Fakat o gün, bu genç hekimin bana anlatacağı en büyük hakikat henüz karşıma çıkmamıştı.
“HÜSNÜ BEY, GALİBA BU SAYFA TAM DA BENİ ANLATIYOR…”
Derdini anlatırken gözleri masamın üzerinde duran Üstad Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri’nin Hastalar Risalesi kitabına takıldı. Elini uzattı, kitabı açtı ve rastgele bir sayfada durdu.
Sayfayı okumaya başladı.
Bir süre sonra başını kaldırıp bana baktı:
“Hüsnü Bey, galiba burası tam da beni anlatıyor.” dedi.
Açtığı sayfada, hastalığa sabretmenin faziletini anlatan satırlar vardı. Okudukça sanki kendi hayatını, kendi imtihanını ve kendi iç dünyasını görüyordu.
Kitabı kapattı. Bana döndü ve hayatım boyunca unutamayacağım şu sözleri söyledi:
“Hüsnü Bey, biliyor musunuz? Bu hastalık beni Allah’a yaklaştırdı.
“Ben bu hastalıktan önce Allah’ı bu kadar düşünmez, ahireti aklıma getirmezdim. Ölümü neredeyse hiç düşünmeden yaşar, günümü gün ederdim. Hayatın hep önümde uzanıp gideceğini sanırdım.
“Şimdi ise ölüm hiç aklımdan çıkmıyor. Rabbimin huzuruna nasıl çıkacağımı düşünüyorum. Bu hastalığın benim için bir imtihan olduğunu hissediyorum. Üzülüyor muyum? Elbette zaman zaman üzülüyorum. Ama bir taraftan da bunun benim için bir lütuf olabileceğini düşünüyorum.
“Ya bu hastalıkla hiç karşılaşmasaydım? Ya Allah’ı hatırlamadan, ahireti düşünmeden, ölüm gerçeğini hiç hesaba katmadan yaşayıp gitseydim? Hâlim nice olurdu?
“Ben bugünkü hâlimi, Allah’ı unuttuğum o eski hâlime tercih ederim.
“Elbette iyileşmek için elimden gelen her şeyi yapıyorum. Şifa bulmayı, yeniden sağlığıma kavuşmayı, mesleğime dönmeyi istiyorum. Ama bu hastalık bana çok şeyi öğretti. Belki de daha önce farkına varmadığım hakikatleri görmeme vesile oldu.”
Sözleri bittiğinde gözlerim dolmuştu.
Artık kendimi tutamıyordum.
İzin isteyip odadan dışarı çıktım. Lavaboya yöneldim. Bir süre hıçkıra hıçkıra ağladım.
Evet, ağladım…
Çünkü karşımda yalnızca hastalığıyla mücadele eden genç bir hekim yoktu. Karşımda, hayatın bütün planlarını altüst edebilecek bir imtihanın içinde, acısına rağmen Rabbine yönelmeyi öğrenmiş bir insan vardı.
Bana bir şeyler anlatması gerekirken, aslında bana hayatı anlatıyordu.
Ben ona çay ikram etmiştim; o ise bana düşünmem gereken hakikatleri sunmuştu.
Ben onun işlemlerine yardımcı olmaya çalışıyordum; o ise kendi yaşadığı ağır imtihanın içinden süzülüp gelen sözleriyle benim kalbime dokunuyordu.
Bazen insan, yıllarca okuyarak öğrenemediği bir hakikati, birkaç dakikalık bir karşılaşmada bütün ruhuyla hisseder.
İşte benim için o Çarşamba günü tam da böyle bir gündü.
Elimi yüzümü yıkadım, kendimi toparlamaya çalıştım ve yeniden odama döndüm. Birlikte bir çay daha içtik. İşlemleriyle ilgilenmesi için kendisini başka bir hekim arkadaşıma yönlendirdim.
Kalkıp gitmeye hazırlandığında gözlerim yine onun üzerindeydi.
Arkasından baktım.
O gencecik, dünya güzeli hanımefendi ayağa kalkarken ve yürürken büyük zorluk çekiyordu. Öyle ki yürüyüşü, doksan yaşındaki bir insanın adımlarını andırıyordu.
Bir zamanlar mesleğini aşkla yapan, insanlara şifa olmak için koşuşturan o genç hekim, şimdi kendi bedeninin kendisine yaşattığı zorluklarla mücadele ediyordu.
Tam ayrılırken gözlerinden süzülen iki damla yaşı gördüm.
O iki damlanın içinde neler vardı, kim bilir?
Biriken korkular mı?
Yarım kalmasından endişe ettiği hayaller mi?
Mesleğine duyduğu özlem mi?
Yoksa bütün bunların arasında, Rabbine sığınmanın verdiği o derin teslimiyet mi?
Belki hepsinden biraz…
O kapıdan çıktıktan sonra ben uzun süre yerimden kalkamadım.
Odamda sessizliğe gömüldüm.
Düşündüm…
Hem de uzun uzun düşündüm.
BİR HASTALIK, BİR HAYAT VE BİZE UNUTTUKLARIMIZI HATIRLATAN BİR İMTİHAN…
Biz insanlar ne kadar da çok şeyin hesabını yapıyoruz.
Yarınlarımızı planlıyor, yıllar sonrasına dair hayaller kuruyor, mal mülk biriktiriyor, daha güzel bir hayatın peşinde koşuyoruz. Bazen öyle dalıyoruz ki dünyanın telaşına, elimizdeki en büyük nimetin farkına bile varamıyoruz.
Sağlıklı uyanmayı sıradan bir şey sanıyoruz.
Kendi başımıza yürüyebilmeyi, nefes alabilmeyi, bir bardak çayı elimizle tutabilmeyi, sevdiklerimizle konuşabilmeyi, işe gidebilmeyi, bir kapıdan içeri girip diğerinden çıkabilmeyi hayatın doğal akışı zannediyoruz.
Oysa bunların her biri başlı başına bir nimet.
Bugün yanımızda olanların yarın yanımızda olacağının, bugün yapabildiklerimizi yarın da yapabileceğimizin hiçbir garantisi yok.
Hayat, bazen bir doktor odasında, bazen bir hastane koridorunda, bazen de hiç beklemediğimiz bir anda bize gerçeği hatırlatıyor.
İnsan, başına bir imtihan gelmeden önce çoğu zaman sahip olduklarının kıymetini gerektiği kadar anlayamıyor. Bir gün sağlığını, bir gün sevdiklerini, bir gün de zamanını kaybetme ihtimaliyle yüzleştiğinde, aslında ne kadar çok nimetin içinde yaşadığını fark ediyor.
Ancak burada unutulmaması gereken bir hakikat var: Hastalık, insanın Allah katındaki değerinin azaldığını göstermez. Sağlık da insanın diğerlerinden daha üstün olduğunu kanıtlamaz. Her insanın imtihanı farklıdır; kimisi varlıkla, kimisi yoklukla, kimisi sağlıkla, kimisi hastalıkla sınanır.
Önemli olan, insanın bu imtihanlar karşısında nasıl bir duruş sergilediğidir.
O genç hekimin sözleri de bana bunu hatırlattı.
Hastalıktan kurtulmak için mücadele etmek, şifa aramak, tedavi olmak ve yeniden sağlığına kavuşmayı istemek elbette insanın en doğal hakkıdır. Umut etmekten vazgeçmemek gerekir.
Fakat bütün bunları yaparken hayatın yalnızca bu dünyadan ibaret olmadığını da unutmamak gerekir.
O genç hanımefendi, hastalığının kendisine yaşattığı acılara rağmen hayata küsmemişti. Mesleğine dönme arzusunu koruyor, şifa bulmak için çaba gösteriyor, bir taraftan da yaşadığı imtihanın kendisini Allah’a yaklaştırdığını düşünüyordu.
Belki de o gün bana verdiği en büyük ders buydu:
İnsan bazen hayatını değiştirmek için bir ömre ihtiyaç duymaz. Bazen tek bir imtihan, insana yıllardır göremediği hakikatleri gösterir.
Ne var ki bu hakikatleri görmek için mutlaka acı çekmeyi beklememeliyiz. Sahip olduğumuz nimetlerin kıymetini bugün bilmeliyiz. Sağlığımız yerindeyken şükretmeli, sevdiklerimiz yanımızdayken kıymetlerini bilmeli, kalplerini kırdığımız insanlarla helalleşmeyi yarına bırakmamalıyız.
Çünkü yarın, her zaman bizim olmayabilir.
Dünya, bütün cazibesine rağmen geçicidir. Mal da mülk de makam da şöhret de insanın elinde sonsuza kadar kalmaz. Geriye dönüp baktığımızda, çoğu zaman peşinden koştuğumuz şeylerin değil; nasıl bir insan olduğumuzun, kime iyilik ettiğimizin, hangi gönüle dokunduğumuzun ve Rabbimize karşı nasıl bir hayat yaşadığımızın daha önemli olduğunu anlarız.
O gün, bir sağlık kurulu odasında genç bir hekimin gözyaşları arasında bu hakikati bir kez daha hissettim.
Ben onun için üzülürken o, hastalığının kendisine kazandırdığı manevi yakınlıktan söz ediyordu.
Ben onun geleceğini düşünürken o, ahiretini düşünüyordu.
Ben ona yardımcı olmaya çalışırken o, farkında olmadan bana hayatın gerçek anlamını hatırlatıyordu.
Belki de bazı karşılaşmalar, yalnızca bir işimizi görmek ya da bir evrakı tamamlamak için yaşanmaz. Bazı insanlar hayatımıza kısa bir süreliğine girer ama söyledikleri sözler uzun yıllar bizimle kalır.
O genç hekim de benim için böyle bir insan oldu.
Dilerim Rabbim ona şifa verir. Yeniden sağlığına kavuşur, yürüyüşü kolaylaşır, yüzündeki hüzün yerini tebessüme bırakır. Hayallerine kaldığı yerden devam eder, çok sevdiği mesleğine döner ve daha nice insana şifa vesilesi olur.
Ve dilerim ki bizler de onun yaşadıklarından kendimize bir ders çıkarırız.
Sağlığımızın, ailemizin, sevdiklerimizin ve bize emanet edilen ömrün kıymetini hastalanmadan, kaybetmeden, ayrılıkla yüzleşmeden anlayabiliriz.
Rabbim bizlere dünya hayatında sağlık, sıhhat ve afiyet içerisinde; imanla, huzurla ve hayırla yaşamayı nasip eylesin. Hastalıkla mücadele eden bütün kardeşlerimize şifa, dertlilerimize deva, gönlü yaralı olanlara sabır ve ferahlık ihsan eylesin.
Bizleri nimetlerin kıymetini bilen, darda kalana el uzatan, acı çekenin derdini paylaşan ve her hâlükârda Rabbini unutmayan kullarından eylesin.
Âhirimizi hayır, akıbetimizi hayır eylesin.
Not:
Ve siz, Hüsnü Toprak abim böyle duygusal ve ibretlik bir yaşanmışlığı bizlerle paylaştığınız için sonsuz şükranlarımızı sunuyorum.
Sağolun...
Varolun.
Âmin.
Selâm ve dua ile…
Hüsnü Toprak
Ekleme
Tarihi: 15 Ekim 2026 -Perşembe
HÜZNE GARK OLDUĞUM BİR ÇARŞAMBA…
HÜZNE GARK OLDUĞUM BİR ÇARŞAMBA…
Bir hayat...
Bir kitap...
Bu bir hikaye değil...
Gerçek bir yaşanmışlık...
İçerisinde tefekkür edipte alabileceğimiz çok dersler var.
Lütfen okuyun, okutun!!!
Ve lütfen müspet veya menfi olarak düşüncelerinizi yorumlarınızı yazın.
Yorumlarınız bizim için değerlidir.
Bir Genç Hekimin Gözyaşları, Hastalığın İçinde Bulduğu Hakikat ve Hayatın Gerçek Yüzü
Bugün takvim yaprakları 14 Ekim Çarşamba gününü gösteriyor. Benim içinse bugün, yüreğime derin bir hüznün çöktüğü, kolay kolay unutamayacağım kara bir Çarşamba olarak hafızama kazındı.
Sorumluluğunu yürüttüğüm sağlık kurulu biriminde, akşam saatlerinde genç bir hanımefendi, yanında teyzesinin olduğunu söylediği bir yakınıyla birlikte odama geldi. Nöroloji polikliniğinde muayene olmuş, doktorunun yönlendirmesiyle sağlık kurulu raporu işlemleri için birimimize başvurmuştu.
İçeri girdiğinde, kısık ve titrek bir sesle:
“Ben hekimim… Oturabilir miyim?” diye sordu.
O an, karşımdaki genç hanımefendinin yalnızca bir sağlık kurulu raporu almak için gelmediğini henüz bilmiyordum. Birazdan anlatacaklarının yüreğimde nasıl derin izler bırakacağından habersizdim.
Sözlerine başladı…
Daha ilk cümlelerinde sesindeki titreme, gözlerindeki hüzün ve kelimelerinin arasına gizlenmiş çaresizlik beni derinden sarstı.
O, yedi yıllık bir hekimdi.
Mesleğinin son dört yılını, Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesinde Kulak Burun Boğaz (KBB) asistanı olarak geçirmişti. İnsanlara şifa olabilmek, hastalarının derdine derman bulabilmek için mesleğini aşkla yapıyordu. Ancak hayat, onun önüne hiç beklemediği, ağır bir imtihan çıkarmıştı.
Amansız bir hastalığa yakalanmıştı.
Bir zamanlar hayallerinin peşinden koşan, insanlara şifa dağıtmak için gecesini gündüzüne katan o genç hekim, şimdi kendi hastalığıyla mücadele ediyordu.
Hastalığı ilerledikçe bedeni onu taşımakta zorlanıyor, yürümek bile her geçen gün daha güç hâle geliyordu. Aktif görevini sürdürmekte zorlandığı için asistanlık görevinden ayrılmış, normal tabiplik görevine geçmişti. Ne var ki hastalığı, bu görevini yapmasını da güçleştirmişti.
Şimdi önünde cevabını bilmediği sorular vardı.
Hastalığının seyri nasıl olacaktı? İlerleyen aylarda kendisini neler bekliyordu? Yeniden çalışabilecek miydi? Mesleğine geri dönebilecek miydi?
Bütün bu belirsizliklerin ortasında, şimdilik üç-dört aylık bir sağlık kurulu raporuna ihtiyaç duyduğunu anlattı. Bu sürenin sonunda çalışıp çalışamayacağı, sağlık kurulu değerlendirmesiyle yeniden ele alınacaktı.
Fakat onun asıl derdi rapor değildi.
O, mesleğinden uzak kalmak istemiyordu.
Gözleri buğulandı. Sanki yüreğinin en derin yerinden gelen bir sesle:
“Ben mesleğimi çok seviyorum. Allah izin verirse iyileşip yeniden görevime dönmek istiyorum.” dedi.
Bu sözleri duyduğumda içimde bir şeyler koptu.
Bir zamanlar insanlara şifa vermek için hayaller kuran bir hekim, şimdi kendi hayatının nasıl şekilleneceğini bilememenin acısını yaşıyordu.
Ona bir çay ikram ettim. Konuştukça, anlattıkça zihnimde bir film şeridi dönmeye başladı.
Van’ın Erciş ilçesinden çıkıp Konya Meram Tıp Fakültesini kazanmıştı. Büyük emekler vermiş, zorlukları aşmış, hayallerinin peşinden yürümüştü. Bir gün uzmanlığını alacak, hastalarına şifa olacak, mesleğinin başında daha nice güzel yıllar geçirecekti.
Ancak insanın yarınlar için yaptığı bütün hesapların, hayatın karşısında ne kadar kırılgan olduğunu yaşayarak öğreniyordu.
Daha yolun başındaydı.
Önünde yaşanacak yıllar, kurulacak yuvalar, gerçekleştirilecek hayaller, ulaşılacak hedefler vardı. Belki de zihninde henüz kimseyle paylaşmadığı nice güzel düşünce taşıyordu.
Şimdiyse bütün bunların yanında, hastalığının gelecekte kendisini hangi zorluklarla karşılaştıracağını düşünüyordu.
Bir hekim olarak hastalığın muhtemel seyrini biliyor, fakat kendi geleceği hakkında kesin bir şey söyleyemiyordu.
İnsan bazen başkalarının hastalıklarına teşhis koyabilir, tedavi yolları arayabilir. Ama sıra kendi hayatına geldiğinde, bildikleri bile belirsizliğin sisini dağıtmaya yetmeyebilir.
Tıpkı fırtınanın ortasında rotasını kaybetmiş bir gemi kaptanı gibi…
Önünde koca bir deniz, etrafında dinmeyen dalgalar, zihninde cevap bekleyen sorular…
Ve bilinmezliğe doğru yol alan bir hayat…
Fakat o gün, bu genç hekimin bana anlatacağı en büyük hakikat henüz karşıma çıkmamıştı.
“HÜSNÜ BEY, GALİBA BU SAYFA TAM DA BENİ ANLATIYOR…”
Derdini anlatırken gözleri masamın üzerinde duran Üstad Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri’nin Hastalar Risalesi kitabına takıldı. Elini uzattı, kitabı açtı ve rastgele bir sayfada durdu.
Sayfayı okumaya başladı.
Bir süre sonra başını kaldırıp bana baktı:
“Hüsnü Bey, galiba burası tam da beni anlatıyor.” dedi.
Açtığı sayfada, hastalığa sabretmenin faziletini anlatan satırlar vardı. Okudukça sanki kendi hayatını, kendi imtihanını ve kendi iç dünyasını görüyordu.
Kitabı kapattı. Bana döndü ve hayatım boyunca unutamayacağım şu sözleri söyledi:
“Hüsnü Bey, biliyor musunuz? Bu hastalık beni Allah’a yaklaştırdı.
“Ben bu hastalıktan önce Allah’ı bu kadar düşünmez, ahireti aklıma getirmezdim. Ölümü neredeyse hiç düşünmeden yaşar, günümü gün ederdim. Hayatın hep önümde uzanıp gideceğini sanırdım.
“Şimdi ise ölüm hiç aklımdan çıkmıyor. Rabbimin huzuruna nasıl çıkacağımı düşünüyorum. Bu hastalığın benim için bir imtihan olduğunu hissediyorum. Üzülüyor muyum? Elbette zaman zaman üzülüyorum. Ama bir taraftan da bunun benim için bir lütuf olabileceğini düşünüyorum.
“Ya bu hastalıkla hiç karşılaşmasaydım? Ya Allah’ı hatırlamadan, ahireti düşünmeden, ölüm gerçeğini hiç hesaba katmadan yaşayıp gitseydim? Hâlim nice olurdu?
“Ben bugünkü hâlimi, Allah’ı unuttuğum o eski hâlime tercih ederim.
“Elbette iyileşmek için elimden gelen her şeyi yapıyorum. Şifa bulmayı, yeniden sağlığıma kavuşmayı, mesleğime dönmeyi istiyorum. Ama bu hastalık bana çok şeyi öğretti. Belki de daha önce farkına varmadığım hakikatleri görmeme vesile oldu.”
Sözleri bittiğinde gözlerim dolmuştu.
Artık kendimi tutamıyordum.
İzin isteyip odadan dışarı çıktım. Lavaboya yöneldim. Bir süre hıçkıra hıçkıra ağladım.
Evet, ağladım…
Çünkü karşımda yalnızca hastalığıyla mücadele eden genç bir hekim yoktu. Karşımda, hayatın bütün planlarını altüst edebilecek bir imtihanın içinde, acısına rağmen Rabbine yönelmeyi öğrenmiş bir insan vardı.
Bana bir şeyler anlatması gerekirken, aslında bana hayatı anlatıyordu.
Ben ona çay ikram etmiştim; o ise bana düşünmem gereken hakikatleri sunmuştu.
Ben onun işlemlerine yardımcı olmaya çalışıyordum; o ise kendi yaşadığı ağır imtihanın içinden süzülüp gelen sözleriyle benim kalbime dokunuyordu.
Bazen insan, yıllarca okuyarak öğrenemediği bir hakikati, birkaç dakikalık bir karşılaşmada bütün ruhuyla hisseder.
İşte benim için o Çarşamba günü tam da böyle bir gündü.
Elimi yüzümü yıkadım, kendimi toparlamaya çalıştım ve yeniden odama döndüm. Birlikte bir çay daha içtik. İşlemleriyle ilgilenmesi için kendisini başka bir hekim arkadaşıma yönlendirdim.
Kalkıp gitmeye hazırlandığında gözlerim yine onun üzerindeydi.
Arkasından baktım.
O gencecik, dünya güzeli hanımefendi ayağa kalkarken ve yürürken büyük zorluk çekiyordu. Öyle ki yürüyüşü, doksan yaşındaki bir insanın adımlarını andırıyordu.
Bir zamanlar mesleğini aşkla yapan, insanlara şifa olmak için koşuşturan o genç hekim, şimdi kendi bedeninin kendisine yaşattığı zorluklarla mücadele ediyordu.
Tam ayrılırken gözlerinden süzülen iki damla yaşı gördüm.
O iki damlanın içinde neler vardı, kim bilir?
Biriken korkular mı?
Yarım kalmasından endişe ettiği hayaller mi?
Mesleğine duyduğu özlem mi?
Yoksa bütün bunların arasında, Rabbine sığınmanın verdiği o derin teslimiyet mi?
Belki hepsinden biraz…
O kapıdan çıktıktan sonra ben uzun süre yerimden kalkamadım.
Odamda sessizliğe gömüldüm.
Düşündüm…
Hem de uzun uzun düşündüm.
BİR HASTALIK, BİR HAYAT VE BİZE UNUTTUKLARIMIZI HATIRLATAN BİR İMTİHAN…
Biz insanlar ne kadar da çok şeyin hesabını yapıyoruz.
Yarınlarımızı planlıyor, yıllar sonrasına dair hayaller kuruyor, mal mülk biriktiriyor, daha güzel bir hayatın peşinde koşuyoruz. Bazen öyle dalıyoruz ki dünyanın telaşına, elimizdeki en büyük nimetin farkına bile varamıyoruz.
Sağlıklı uyanmayı sıradan bir şey sanıyoruz.
Kendi başımıza yürüyebilmeyi, nefes alabilmeyi, bir bardak çayı elimizle tutabilmeyi, sevdiklerimizle konuşabilmeyi, işe gidebilmeyi, bir kapıdan içeri girip diğerinden çıkabilmeyi hayatın doğal akışı zannediyoruz.
Oysa bunların her biri başlı başına bir nimet.
Bugün yanımızda olanların yarın yanımızda olacağının, bugün yapabildiklerimizi yarın da yapabileceğimizin hiçbir garantisi yok.
Hayat, bazen bir doktor odasında, bazen bir hastane koridorunda, bazen de hiç beklemediğimiz bir anda bize gerçeği hatırlatıyor.
İnsan, başına bir imtihan gelmeden önce çoğu zaman sahip olduklarının kıymetini gerektiği kadar anlayamıyor. Bir gün sağlığını, bir gün sevdiklerini, bir gün de zamanını kaybetme ihtimaliyle yüzleştiğinde, aslında ne kadar çok nimetin içinde yaşadığını fark ediyor.
Ancak burada unutulmaması gereken bir hakikat var: Hastalık, insanın Allah katındaki değerinin azaldığını göstermez. Sağlık da insanın diğerlerinden daha üstün olduğunu kanıtlamaz. Her insanın imtihanı farklıdır; kimisi varlıkla, kimisi yoklukla, kimisi sağlıkla, kimisi hastalıkla sınanır.
Önemli olan, insanın bu imtihanlar karşısında nasıl bir duruş sergilediğidir.
O genç hekimin sözleri de bana bunu hatırlattı.
Hastalıktan kurtulmak için mücadele etmek, şifa aramak, tedavi olmak ve yeniden sağlığına kavuşmayı istemek elbette insanın en doğal hakkıdır. Umut etmekten vazgeçmemek gerekir.
Fakat bütün bunları yaparken hayatın yalnızca bu dünyadan ibaret olmadığını da unutmamak gerekir.
O genç hanımefendi, hastalığının kendisine yaşattığı acılara rağmen hayata küsmemişti. Mesleğine dönme arzusunu koruyor, şifa bulmak için çaba gösteriyor, bir taraftan da yaşadığı imtihanın kendisini Allah’a yaklaştırdığını düşünüyordu.
Belki de o gün bana verdiği en büyük ders buydu:
İnsan bazen hayatını değiştirmek için bir ömre ihtiyaç duymaz. Bazen tek bir imtihan, insana yıllardır göremediği hakikatleri gösterir.
Ne var ki bu hakikatleri görmek için mutlaka acı çekmeyi beklememeliyiz. Sahip olduğumuz nimetlerin kıymetini bugün bilmeliyiz. Sağlığımız yerindeyken şükretmeli, sevdiklerimiz yanımızdayken kıymetlerini bilmeli, kalplerini kırdığımız insanlarla helalleşmeyi yarına bırakmamalıyız.
Çünkü yarın, her zaman bizim olmayabilir.
Dünya, bütün cazibesine rağmen geçicidir. Mal da mülk de makam da şöhret de insanın elinde sonsuza kadar kalmaz. Geriye dönüp baktığımızda, çoğu zaman peşinden koştuğumuz şeylerin değil; nasıl bir insan olduğumuzun, kime iyilik ettiğimizin, hangi gönüle dokunduğumuzun ve Rabbimize karşı nasıl bir hayat yaşadığımızın daha önemli olduğunu anlarız.
O gün, bir sağlık kurulu odasında genç bir hekimin gözyaşları arasında bu hakikati bir kez daha hissettim.
Ben onun için üzülürken o, hastalığının kendisine kazandırdığı manevi yakınlıktan söz ediyordu.
Ben onun geleceğini düşünürken o, ahiretini düşünüyordu.
Ben ona yardımcı olmaya çalışırken o, farkında olmadan bana hayatın gerçek anlamını hatırlatıyordu.
Belki de bazı karşılaşmalar, yalnızca bir işimizi görmek ya da bir evrakı tamamlamak için yaşanmaz. Bazı insanlar hayatımıza kısa bir süreliğine girer ama söyledikleri sözler uzun yıllar bizimle kalır.
O genç hekim de benim için böyle bir insan oldu.
Dilerim Rabbim ona şifa verir. Yeniden sağlığına kavuşur, yürüyüşü kolaylaşır, yüzündeki hüzün yerini tebessüme bırakır. Hayallerine kaldığı yerden devam eder, çok sevdiği mesleğine döner ve daha nice insana şifa vesilesi olur.
Ve dilerim ki bizler de onun yaşadıklarından kendimize bir ders çıkarırız.
Sağlığımızın, ailemizin, sevdiklerimizin ve bize emanet edilen ömrün kıymetini hastalanmadan, kaybetmeden, ayrılıkla yüzleşmeden anlayabiliriz.
Rabbim bizlere dünya hayatında sağlık, sıhhat ve afiyet içerisinde; imanla, huzurla ve hayırla yaşamayı nasip eylesin. Hastalıkla mücadele eden bütün kardeşlerimize şifa, dertlilerimize deva, gönlü yaralı olanlara sabır ve ferahlık ihsan eylesin.
Bizleri nimetlerin kıymetini bilen, darda kalana el uzatan, acı çekenin derdini paylaşan ve her hâlükârda Rabbini unutmayan kullarından eylesin.
Âhirimizi hayır, akıbetimizi hayır eylesin.
Not:
Ve siz, Hüsnü Toprak abim böyle duygusal ve ibretlik bir yaşanmışlığı bizlerle paylaştığınız için sonsuz şükranlarımızı sunuyorum.
Sağolun...
Varolun.
Âmin.
Selâm ve dua ile…
Hüsnü Toprak
Yazıya ifade bırak !
Bu yazıya hiç ifade kullanılmamış ilk ifadeyi siz kullanın.
Okuyucu Yorumları
(0)
Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.
