Meşguliyet Çağı: Sürekli Koşmak Neden Bir Sığınak Oldu?
Meşguliyet Çağı: Sürekli Koşmak Neden Bir Sığınak Oldu?
Bir düşünün. En son ne zaman hiçbir şey yapmadan, elinizde bir ekran olmadan, aklınızda bir sonraki iş olmadan sadece oturdunuz? Çoğumuz için bunun cevabını bulmak zor. Çünkü boşluk anları hayatımızdan neredeyse silindi. Asansörde beklerken telefonu çıkarıyoruz, sırada dururken bir şeyler karıştırıyoruz, uyumadan önce son bir kez daha bakıyoruz. Bir an bile boş kalmaya tahammülümüz yok. Ve bu sürekli meşguliyeti çoğu zaman bir başarı gibi anlatıyoruz. Oysa altında çok daha eski bir gerçek yatıyor olabilir. Belki de durmadan koşuyoruz, çünkü durduğumuzda karşımıza çıkacak şeyden korkuyoruz.
Biyoloji bu koşuşturmanın bedenimizdeki izini gösterir. İnsan bedeni aslında iki ayrı hâl arasında yaşamak üzere tasarlandı. Biri harekete geçiren, tehlikeye hazırlayan, kalbi hızlandıran uyanıklık hâli. Diğeri ise dinlendiren, onaran, sindiren sükûnet hâli. Doğada bu ikisi dönüşümlüdür. Avlanır, sonra dinlenirsin. Kaçarsın, sonra güvene erersin. Ama modern hayat bizi neredeyse sürekli birinci hâlde tutuyor. Sürekli bir sonraki işe, sürekli bir uyarıya hazır bekliyoruz. Bedenimizde alarmı çalan sistem hiç kapanmıyor. İşte tükenmişlik dediğimiz o derin yorgunluk, çoğu zaman fazla iş yapmaktan değil, hiç durmamaktan doğar. Beden onarılmak için sükûnet ister, ama biz ona o molayı hiç vermiyoruz.
Psikoloji bu tabloya daha içeriden bakar ve şaşırtıcı bir şey söyler. Meşguliyet, çoğu zaman bir kaçınma biçimidir. İnsan zor bir duyguyla, bir kayıpla, cevaplayamadığı bir soruyla yüzleşmek istemediğinde, kendini işe verir. Yapılacak bir şey her zaman vardır ve o şey bizi içimizdeki huzursuzluktan uzak tutar. Meşguliyet bir anestezi gibi çalışır. Acıyı geçirmez, sadece hissetmemizi engeller. Bu yüzden bazı insanlar durduklarında değil, aksine boş kaldıklarında daha kötü hissederler. Çünkü meşguliyet perdesi kalktığında, altında bekleyen ne varsa onunla baş başa kalırlar. Ve çoğumuz o karşılaşmayı ertelemek için hayatımızı doldurmakla meşgulüz.
Felsefe meseleyi daha da yukarı taşır. İnsan, ne yaptığını kendi kimliğiyle karıştırdığında tuhaf bir tuzağa düşer. Yaptığım işler sayesinde var olduğumu sanırım. Faaliyetim durduğunda, sanki ben de yok olacakmışım gibi bir korkuya kapılırım. Oysa bir insanın değeri, o gün kaç işi bitirdiğinden ibaret değildir. Faaliyet ile anlam aynı şey olmadığı gibi, meşgul olmak da yaşamak değildir. Eski filozofların çok değer verdiği bir kavram vardır. Tefekkür, yani durup düşünme, seyretme, var olmanın kendisinden tat alma hâli. Onlar için asıl özgür insan, boş zamanını değerli bir şeye ayırabilen insandı. Bugün ise boşluk neredeyse bir suç gibi görülüyor. Hiçbir şey yapmamak, tembellik sanılıyor. Oysa belki de asıl kayıp, durup kendi hayatımıza bakabilecek o sessiz anları elimizden kaçırmaktır.
Tasavvuf bu koşuşturmanın tam ortasına çok sade bir davet bırakır. Hâlvet. İnsanın belli bir süre kalabalıktan, gürültüden, faaliyetten çekilip kendisiyle ve gönlüyle baş başa kalması. Eski bilgeler bilirlerdi ki insan ancak durduğunda kendini duyabilir. Sürekli hareket eden bir su bulanık kalır, durgunlaştığında berraklaşır ve dibini gösterir. Bizim içimiz de böyledir. Durmadan koştuğumuzda kendi derinliğimizi göremeyiz. Tasavvuf, o korktuğumuz boşluğun aslında bir tehdit değil, bir imkân olduğunu söyler. Çünkü içimizdeki o sessiz alan, kaçtığımız yer değil, aslında dolabileceğimiz yerdir. İnsan ancak orada durabildiğinde, hayatının ne olduğunu ilk kez sakin bir gözle görebilir.
Bu dört sesi birleştirdiğimizde net bir tablo çıkar. Biyoloji bize durmadan koşan bir bedenin onarılamayacağını söyler. Psikoloji meşguliyetin çoğu zaman bir kaçış olduğunu gösterir. Felsefe yaptıklarımızın kim olduğumuzun yerine geçemeyeceğini hatırlatır. Tasavvuf ise korktuğumuz o boşlukta aslında huzurun beklediğini fısıldar. Dördü de aynı yere işaret eder. Sürekli koşmak bir başarı değil, çoğu zaman bir sığınaktır. Ve her sığınak gibi, bizi bir süre korurken bir yandan da hayatın kendisinden alıkoyar.
O halde çözüm, hayatı bütünüyle durdurmak değildir. Elbette çalışacağız, üretecek, yorulacağız. Ama arada bir bilerek durmayı öğrenmek, belki de çağın en cesur becerisi hâline geldi. Günde birkaç dakika, hiçbir ekran olmadan, hiçbir sonraki iş düşünülmeden, sadece nefes alarak oturabilmek. Bir çayı acele etmeden içmek. Bir yürüyüşü kulaklıksız yapmak. Bunlar küçük gibi görünen ama insanı kendine geri getiren davranışlardır. Çünkü durabilen insan, koşarken göremediği hayatını ilk kez fark eder.
Ve sonunda anlarız ki mesele daha çok yapmak değil, daha çok var olabilmektir. Meşguliyet bizi doldurmuyor, sadece oyalıyor. Asıl doygunluk, durabildiğimiz o sessiz anlarda, kaçtığımız boşluğun aslında bir ev olduğunu keşfettiğimizde geliyor. İnsan, koştuğu yerde değil, durabildiği yerde kendine kavuşuyor.
Dr. Gülçin ITIRLI ASLAN
Ege Üniversitesi Bilim Teknoloji Uygulama Ve Araştırma Merkezi (EBİLTEM)
Ekleme
Tarihi: 15 Ekim 2026 -Perşembe
Meşguliyet Çağı: Sürekli Koşmak Neden Bir Sığınak Oldu?
Meşguliyet Çağı: Sürekli Koşmak Neden Bir Sığınak Oldu?
Bir düşünün. En son ne zaman hiçbir şey yapmadan, elinizde bir ekran olmadan, aklınızda bir sonraki iş olmadan sadece oturdunuz? Çoğumuz için bunun cevabını bulmak zor. Çünkü boşluk anları hayatımızdan neredeyse silindi. Asansörde beklerken telefonu çıkarıyoruz, sırada dururken bir şeyler karıştırıyoruz, uyumadan önce son bir kez daha bakıyoruz. Bir an bile boş kalmaya tahammülümüz yok. Ve bu sürekli meşguliyeti çoğu zaman bir başarı gibi anlatıyoruz. Oysa altında çok daha eski bir gerçek yatıyor olabilir. Belki de durmadan koşuyoruz, çünkü durduğumuzda karşımıza çıkacak şeyden korkuyoruz.
Biyoloji bu koşuşturmanın bedenimizdeki izini gösterir. İnsan bedeni aslında iki ayrı hâl arasında yaşamak üzere tasarlandı. Biri harekete geçiren, tehlikeye hazırlayan, kalbi hızlandıran uyanıklık hâli. Diğeri ise dinlendiren, onaran, sindiren sükûnet hâli. Doğada bu ikisi dönüşümlüdür. Avlanır, sonra dinlenirsin. Kaçarsın, sonra güvene erersin. Ama modern hayat bizi neredeyse sürekli birinci hâlde tutuyor. Sürekli bir sonraki işe, sürekli bir uyarıya hazır bekliyoruz. Bedenimizde alarmı çalan sistem hiç kapanmıyor. İşte tükenmişlik dediğimiz o derin yorgunluk, çoğu zaman fazla iş yapmaktan değil, hiç durmamaktan doğar. Beden onarılmak için sükûnet ister, ama biz ona o molayı hiç vermiyoruz.
Psikoloji bu tabloya daha içeriden bakar ve şaşırtıcı bir şey söyler. Meşguliyet, çoğu zaman bir kaçınma biçimidir. İnsan zor bir duyguyla, bir kayıpla, cevaplayamadığı bir soruyla yüzleşmek istemediğinde, kendini işe verir. Yapılacak bir şey her zaman vardır ve o şey bizi içimizdeki huzursuzluktan uzak tutar. Meşguliyet bir anestezi gibi çalışır. Acıyı geçirmez, sadece hissetmemizi engeller. Bu yüzden bazı insanlar durduklarında değil, aksine boş kaldıklarında daha kötü hissederler. Çünkü meşguliyet perdesi kalktığında, altında bekleyen ne varsa onunla baş başa kalırlar. Ve çoğumuz o karşılaşmayı ertelemek için hayatımızı doldurmakla meşgulüz.
Felsefe meseleyi daha da yukarı taşır. İnsan, ne yaptığını kendi kimliğiyle karıştırdığında tuhaf bir tuzağa düşer. Yaptığım işler sayesinde var olduğumu sanırım. Faaliyetim durduğunda, sanki ben de yok olacakmışım gibi bir korkuya kapılırım. Oysa bir insanın değeri, o gün kaç işi bitirdiğinden ibaret değildir. Faaliyet ile anlam aynı şey olmadığı gibi, meşgul olmak da yaşamak değildir. Eski filozofların çok değer verdiği bir kavram vardır. Tefekkür, yani durup düşünme, seyretme, var olmanın kendisinden tat alma hâli. Onlar için asıl özgür insan, boş zamanını değerli bir şeye ayırabilen insandı. Bugün ise boşluk neredeyse bir suç gibi görülüyor. Hiçbir şey yapmamak, tembellik sanılıyor. Oysa belki de asıl kayıp, durup kendi hayatımıza bakabilecek o sessiz anları elimizden kaçırmaktır.
Tasavvuf bu koşuşturmanın tam ortasına çok sade bir davet bırakır. Hâlvet. İnsanın belli bir süre kalabalıktan, gürültüden, faaliyetten çekilip kendisiyle ve gönlüyle baş başa kalması. Eski bilgeler bilirlerdi ki insan ancak durduğunda kendini duyabilir. Sürekli hareket eden bir su bulanık kalır, durgunlaştığında berraklaşır ve dibini gösterir. Bizim içimiz de böyledir. Durmadan koştuğumuzda kendi derinliğimizi göremeyiz. Tasavvuf, o korktuğumuz boşluğun aslında bir tehdit değil, bir imkân olduğunu söyler. Çünkü içimizdeki o sessiz alan, kaçtığımız yer değil, aslında dolabileceğimiz yerdir. İnsan ancak orada durabildiğinde, hayatının ne olduğunu ilk kez sakin bir gözle görebilir.
Bu dört sesi birleştirdiğimizde net bir tablo çıkar. Biyoloji bize durmadan koşan bir bedenin onarılamayacağını söyler. Psikoloji meşguliyetin çoğu zaman bir kaçış olduğunu gösterir. Felsefe yaptıklarımızın kim olduğumuzun yerine geçemeyeceğini hatırlatır. Tasavvuf ise korktuğumuz o boşlukta aslında huzurun beklediğini fısıldar. Dördü de aynı yere işaret eder. Sürekli koşmak bir başarı değil, çoğu zaman bir sığınaktır. Ve her sığınak gibi, bizi bir süre korurken bir yandan da hayatın kendisinden alıkoyar.
O halde çözüm, hayatı bütünüyle durdurmak değildir. Elbette çalışacağız, üretecek, yorulacağız. Ama arada bir bilerek durmayı öğrenmek, belki de çağın en cesur becerisi hâline geldi. Günde birkaç dakika, hiçbir ekran olmadan, hiçbir sonraki iş düşünülmeden, sadece nefes alarak oturabilmek. Bir çayı acele etmeden içmek. Bir yürüyüşü kulaklıksız yapmak. Bunlar küçük gibi görünen ama insanı kendine geri getiren davranışlardır. Çünkü durabilen insan, koşarken göremediği hayatını ilk kez fark eder.
Ve sonunda anlarız ki mesele daha çok yapmak değil, daha çok var olabilmektir. Meşguliyet bizi doldurmuyor, sadece oyalıyor. Asıl doygunluk, durabildiğimiz o sessiz anlarda, kaçtığımız boşluğun aslında bir ev olduğunu keşfettiğimizde geliyor. İnsan, koştuğu yerde değil, durabildiği yerde kendine kavuşuyor.
Dr. Gülçin ITIRLI ASLAN
Ege Üniversitesi Bilim Teknoloji Uygulama Ve Araştırma Merkezi (EBİLTEM)
Yazıya ifade bırak !
Bu yazıya hiç ifade kullanılmamış ilk ifadeyi siz kullanın.
Okuyucu Yorumları
(0)
Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.
