Kalemden Levh-i Mahfûz’a
Kalemden Levh-i Mahfûz’a
İnsanoğlunun yeryüzündeki serüveni, özünde bitmeyen bir anlam ve iz bırakma arayışıdır. Duygular taşlara kazındı, fikirler derilere işlendi, cümleler nihayet kâğıtla buluştu…
Geçen haftaki yazımızda, omuzlarımızda her anımızı not eden Kirâmen Kâtibîn meleklerinden ve hayatımızın her karesini muhafaza eden amel defterinden bahsetmiştik. İşte o ilahi kaydın yeryüzündeki tecellisi; insanı ve toplumları dönüştüren mübarek bir araca, ilahi kelamın yeminle övdüğü *kaleme* uzanır.
Yüce Kitabımız Kur’an-ı Kerim’in Kalem Suresi’nde,
"Nûn. Kaleme ve (yazanların) satır satır yazdıklarına andolsun"
buyrularak yazıya yapılan ilahi kasem, bilginin ve şahitliğin muhafazasına verilen değeri gözler önüne serer.
O Kıymetli Elçi’nin (s.a.v.) gönlüne inen vahy-i ilahi, ilk olarak ashabın zihnine nakşedilmiş, ardından vahiy kâtipleri aracılığıyla kaleme alınmıştır. Bugün coğrafyalar, mezhepler ve içtihatlar ne kadar farklı olursa olsun, yeryüzünün her köşesinde tek bir harfi bile değişmemiş aynı Kur’an’a ulaşabiliyorsak; bunda sözü yazıya dökerek sabitleyen vahiy kâtiplerinin ve kalemin payı yadsınamaz. Kalem, sözün uçuculuğuna karşı hakikati perçinleyen ilahi bir imkân olmuştur.
Ancak kaydetme mucizesi sadece kâğıt ve mürekkeple sınırlı değildir. Bizler kalemin sınırlarını anlamaya çalışırken, aslında kâinatın baştan başa devasa bir "kayıt sistemi" üzere inşa edildiğini görürüz.
Zamanın ve mekânın ötesindeki o büyük ilahi kütüphane Levh-i Mahfûz her şeyin bilgisini içinde barındırırken, ilahi sanat bunu en küçük yapımıza da nakşetmiştir: DNA.
Gözle göremediğimiz o küçücük hücrenin içinde, insanın bütün fiziki tarihini, rengini, mizacını taşıyan trilyonlarca harflik devasa bir kütüphane gizlidir. Mürekkebin kâğıttaki dili neyse, DNA’nın hücre içindeki alfabesi de odur.
İnsanoğlu bilimin ışığında bu ilahi dili yeni yeni okumaya başlarken; aslında kâinatın her noktasında henüz keşfedemediğimiz nice "ilahi kayıtların" ve kendine has lisanların bulunduğunu idrak ediyor.
İşte insanın kalemle kurduğu bağ, kâinattaki bu büyük "kayıt ahlakının" yeryüzündeki izdüşümüdür. İnsanoğlunun yüzyıllar boyunca biriktirdiği tecrübe nesiller boyu aktarıldıysa, bu ancak kalemin inşa ettiği köprüler sayesindedir.
Tam da bu noktada, kalemin inşa ettiği toplumlar ile kalemden kopan toplumlar arasındaki fark netleşir:
Kalemin ve okulun inşa ettiği toplumlar derinleşmeyi, tefekkürü, kaydetmeyi ve geçmişten ders alarak geleceğe köklü yapılar bırakmayı esas alır. Yazmak düşünceyi disipline eder, okumak ise zihni özgürleştirir. Kaleme tutunan toplumlar medeniyet kurar, adalet ve hikmet dağıtır.
Buna karşın kalemden ve kayıttan kopan yapılarda bilginin yerini yüzeysel malumat, tefekkürün yerini ise anlık tüketim alır. Yazılı kültürün ve okulun işlevini yitirdiği cemiyetlerde derin bir hafıza kaybı baş gösterir. Amel defterinden Levh-i Mahfûz’a, kendi hücresindeki DNA kaydından kâğıttaki kelamına kadar "kayıt altında" olduğu bilincini yitiren toplumlar, başkalarının yazdığı senaryoların figüranı olmaya mahkûmdur.
Nihayetinde kalem; amel defterimizle başlayan, hücrelerimizdeki kodlarla derinleşen ve kâğıtla buluşup medeniyete dönüşen o büyük ilahi nizama verdiğimiz insani cevaptır. Bir çağın vicdanı, hafızası ve geleceğe bırakılan en somut mirasıdır.
Şimdi zaman; kâinattaki bu muazzam kayıt lisanını fark etme, kaleme ve onun temsil ettiği köklü öğrenme ahlakına yeniden sımsıkı sarılma zamanıdır. Çünkü amelinin de, fikrinin de, soyunun da kayıt altında olduğunu bilen insan; sadece yazmakla kalmaz, yazdığı ve yaşadığı her satırla dünyayı güzelleştirir. Bilgi, beceri ve imanla kuşanan toplumlar ise ancak bu idrakle ideal bir medeniyet inşa edebilir.
Aydın Babacan
Ekleme
Tarihi: 27 Ağustos 2026 -Perşembe
Kalemden Levh-i Mahfûz’a
Kalemden Levh-i Mahfûz’a
İnsanoğlunun yeryüzündeki serüveni, özünde bitmeyen bir anlam ve iz bırakma arayışıdır. Duygular taşlara kazındı, fikirler derilere işlendi, cümleler nihayet kâğıtla buluştu…
Geçen haftaki yazımızda, omuzlarımızda her anımızı not eden Kirâmen Kâtibîn meleklerinden ve hayatımızın her karesini muhafaza eden amel defterinden bahsetmiştik. İşte o ilahi kaydın yeryüzündeki tecellisi; insanı ve toplumları dönüştüren mübarek bir araca, ilahi kelamın yeminle övdüğü *kaleme* uzanır.
Yüce Kitabımız Kur’an-ı Kerim’in Kalem Suresi’nde,
"Nûn. Kaleme ve (yazanların) satır satır yazdıklarına andolsun"
buyrularak yazıya yapılan ilahi kasem, bilginin ve şahitliğin muhafazasına verilen değeri gözler önüne serer.
O Kıymetli Elçi’nin (s.a.v.) gönlüne inen vahy-i ilahi, ilk olarak ashabın zihnine nakşedilmiş, ardından vahiy kâtipleri aracılığıyla kaleme alınmıştır. Bugün coğrafyalar, mezhepler ve içtihatlar ne kadar farklı olursa olsun, yeryüzünün her köşesinde tek bir harfi bile değişmemiş aynı Kur’an’a ulaşabiliyorsak; bunda sözü yazıya dökerek sabitleyen vahiy kâtiplerinin ve kalemin payı yadsınamaz. Kalem, sözün uçuculuğuna karşı hakikati perçinleyen ilahi bir imkân olmuştur.
Ancak kaydetme mucizesi sadece kâğıt ve mürekkeple sınırlı değildir. Bizler kalemin sınırlarını anlamaya çalışırken, aslında kâinatın baştan başa devasa bir "kayıt sistemi" üzere inşa edildiğini görürüz.
Zamanın ve mekânın ötesindeki o büyük ilahi kütüphane Levh-i Mahfûz her şeyin bilgisini içinde barındırırken, ilahi sanat bunu en küçük yapımıza da nakşetmiştir: DNA.
Gözle göremediğimiz o küçücük hücrenin içinde, insanın bütün fiziki tarihini, rengini, mizacını taşıyan trilyonlarca harflik devasa bir kütüphane gizlidir. Mürekkebin kâğıttaki dili neyse, DNA’nın hücre içindeki alfabesi de odur.
İnsanoğlu bilimin ışığında bu ilahi dili yeni yeni okumaya başlarken; aslında kâinatın her noktasında henüz keşfedemediğimiz nice "ilahi kayıtların" ve kendine has lisanların bulunduğunu idrak ediyor.
İşte insanın kalemle kurduğu bağ, kâinattaki bu büyük "kayıt ahlakının" yeryüzündeki izdüşümüdür. İnsanoğlunun yüzyıllar boyunca biriktirdiği tecrübe nesiller boyu aktarıldıysa, bu ancak kalemin inşa ettiği köprüler sayesindedir.
Tam da bu noktada, kalemin inşa ettiği toplumlar ile kalemden kopan toplumlar arasındaki fark netleşir:
Kalemin ve okulun inşa ettiği toplumlar derinleşmeyi, tefekkürü, kaydetmeyi ve geçmişten ders alarak geleceğe köklü yapılar bırakmayı esas alır. Yazmak düşünceyi disipline eder, okumak ise zihni özgürleştirir. Kaleme tutunan toplumlar medeniyet kurar, adalet ve hikmet dağıtır.
Buna karşın kalemden ve kayıttan kopan yapılarda bilginin yerini yüzeysel malumat, tefekkürün yerini ise anlık tüketim alır. Yazılı kültürün ve okulun işlevini yitirdiği cemiyetlerde derin bir hafıza kaybı baş gösterir. Amel defterinden Levh-i Mahfûz’a, kendi hücresindeki DNA kaydından kâğıttaki kelamına kadar "kayıt altında" olduğu bilincini yitiren toplumlar, başkalarının yazdığı senaryoların figüranı olmaya mahkûmdur.
Nihayetinde kalem; amel defterimizle başlayan, hücrelerimizdeki kodlarla derinleşen ve kâğıtla buluşup medeniyete dönüşen o büyük ilahi nizama verdiğimiz insani cevaptır. Bir çağın vicdanı, hafızası ve geleceğe bırakılan en somut mirasıdır.
Şimdi zaman; kâinattaki bu muazzam kayıt lisanını fark etme, kaleme ve onun temsil ettiği köklü öğrenme ahlakına yeniden sımsıkı sarılma zamanıdır. Çünkü amelinin de, fikrinin de, soyunun da kayıt altında olduğunu bilen insan; sadece yazmakla kalmaz, yazdığı ve yaşadığı her satırla dünyayı güzelleştirir. Bilgi, beceri ve imanla kuşanan toplumlar ise ancak bu idrakle ideal bir medeniyet inşa edebilir.
Aydın Babacan
Yazıya ifade bırak !
Bu yazıya hiç ifade kullanılmamış ilk ifadeyi siz kullanın.
Okuyucu Yorumları
(0)
Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.
