Sarsılan Kalelerden Hakiki Sığınağa...
Sarsılan Kalelerden Hakiki Sığınağa...
Hayatın akışı içerisinde insanın kalbinin sükûnete ermesi ve adımlarının sabit kılınması, en temel ihtiyacı olan güven hissine bağlıdır. Güven inanmayı, inanmak ise hakiki bir inancı, yani imanı gerektirir. İman; yalnızca dilde zikredilen bir tasdikten ibaret olmayıp, Cenab-ı Hakk’a duyulan derin bir güven ve mutlak bir teslimiyettir.
Mümin, kâinattaki hiçbir şeyin tesadüf olmadığını, her şeyin ilahi bir tevafuk dairesinde cereyan ettiğini bilir. İmtihanlarla dolu bu dünyada karşılaştığımız her durum; hatta yaşanan afet ve musibetler bile, bu şuura erenler için birer hikmet kapısıdır.
Güven duygusu, insanın ruhuna kodlanmış fıtri bir gereksinimdir. Ne var ki insan, imtihan süreçlerinde ilk olarak bu sığınak kalesinde sarsılır ve güvenini yitirme tehlikesiyle karşılaşır. Halk arasında sıkça kullanılan "Güvendiğim dağlara karlar yağdı" sözü, insanın beşerî sığınaklarının ne denli kırılgan olduğunu gözler önüne serer. Öyle ki; dağ misali azametli görünen maddi yahut manevi dayanaklar dahi zaman gelir bu ağır yükü taşıyamaz.
Her nefis, ne yazık ki bu hassas duyguyu zaafa uğratabilecek veya istismar edebilecek bir potansiyele sahiptir. Yaş ilerledikçe ve hayatın acı tecrübeleri biriktikçe, saf güvenin yerini yavaş yavaş temkin ve insanlardan el etek çekme hâli—yani bir nevi yalnızlık—alır.
Şimdi bu hususu idrak etmek adına, şu ayeti gönlüne bir mihenk taşı olarak yerleştir sevgili okur:
"Müminler ancak o kimselerdir ki; Allah zikredildiği zaman kalpleri titrer, kendilerine O'nun ayetleri okunduğunda bu onların imanını artırır ve onlar yalnızca Rablerine güvenirler." (Enfâl Suresi, 2)
İşte burada iman, sadece bir iddia olmaktan çıkıp vücut bulur; bağlılığın en somut hâline dönüşür.
İnsan, dışarıdaki sığınakları birer birer kaybettiğinde, çoğunlukla en çok kendine güvenmeye başlar. İşte asıl çetin imtihan tam da o an başlar. Öz güven kisvesi altında beliren bu durum; kişiyi sırat-ı müstakimden koparan bir sürece evrilebilir ve ruhuna kibrin gölgesini düşürebilir. Kendi gücüne ve aklına mutlak bir paye biçen nefis, kısa süre sonra inşa ettiği bu yapay kalenin de yıkılışıyla yüzleşmek zorunda kalır.
Böylece anlaşılır ki insan, ya beşer olmanın hudutlarını fark edip acziyetini anlayacak ya da o benlik denizinde boğulup gidecektir. Gerçek sığınak, fani varlıklar değil; varlığın da yokluğun da yegâne sahibi olan Yaratıcı’dır. Yalnızca O’na güvenmek, kalbin en büyük selameti ve kurtuluşun tek reçetesidir.
Nitekim peygamberlerin hayatlarına ve temel vasıflarına baktığımızda, bu hakikatin en mükemmel örneklerini görürüz. Onlar, beşerî imkânların tükendiği en çaresiz anlarda dahi Rablerine olan sarsılmaz teslimiyetlerini korumuşlardır. Sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v.), henüz peygamberlik görevi verilmeden önce bile toplumunda "El-Emin" (güvenilir) sıfatıyla anılıyordu. O, en zorlu anlarda da en güçlü olduğu zamanlarda da her daim tam bir teslimiyet sergilemiş; beşerî dağların karlar altında kaldığı o anlarda yalnız Allah’a sığınmıştır.
Güven; fani olanlarda aranacak ham bir ümit değil, doğrudan Cenab-ı Hakk’a duyulan teslimiyetin adıdır. Ne mutlu o kalplere ki; kibrin gölgesinden arınmış bir tevazu ile "Hasbinallahu ve ni'mel vekil" diyerek yalnız O'na dayanır, yalnız O'na güvenirler.
Tıpkı her gün, her vakit; her kıyam ve her kıraatte Fâtiha ile tekrar ettiğimiz o ilahi ahit gibi:
"İyyâke na'budu ve iyyâke nesta'în."
(Yalnızca Sana kulluk eder, yalnızca Senden yardım dileriz.)
Saygılarımla...
Aydın Babacan
Ekleme
Tarihi: 25 Temmuz 2026 -Cumartesi
Sarsılan Kalelerden Hakiki Sığınağa...
Sarsılan Kalelerden Hakiki Sığınağa...
Hayatın akışı içerisinde insanın kalbinin sükûnete ermesi ve adımlarının sabit kılınması, en temel ihtiyacı olan güven hissine bağlıdır. Güven inanmayı, inanmak ise hakiki bir inancı, yani imanı gerektirir. İman; yalnızca dilde zikredilen bir tasdikten ibaret olmayıp, Cenab-ı Hakk’a duyulan derin bir güven ve mutlak bir teslimiyettir.
Mümin, kâinattaki hiçbir şeyin tesadüf olmadığını, her şeyin ilahi bir tevafuk dairesinde cereyan ettiğini bilir. İmtihanlarla dolu bu dünyada karşılaştığımız her durum; hatta yaşanan afet ve musibetler bile, bu şuura erenler için birer hikmet kapısıdır.
Güven duygusu, insanın ruhuna kodlanmış fıtri bir gereksinimdir. Ne var ki insan, imtihan süreçlerinde ilk olarak bu sığınak kalesinde sarsılır ve güvenini yitirme tehlikesiyle karşılaşır. Halk arasında sıkça kullanılan "Güvendiğim dağlara karlar yağdı" sözü, insanın beşerî sığınaklarının ne denli kırılgan olduğunu gözler önüne serer. Öyle ki; dağ misali azametli görünen maddi yahut manevi dayanaklar dahi zaman gelir bu ağır yükü taşıyamaz.
Her nefis, ne yazık ki bu hassas duyguyu zaafa uğratabilecek veya istismar edebilecek bir potansiyele sahiptir. Yaş ilerledikçe ve hayatın acı tecrübeleri biriktikçe, saf güvenin yerini yavaş yavaş temkin ve insanlardan el etek çekme hâli—yani bir nevi yalnızlık—alır.
Şimdi bu hususu idrak etmek adına, şu ayeti gönlüne bir mihenk taşı olarak yerleştir sevgili okur:
"Müminler ancak o kimselerdir ki; Allah zikredildiği zaman kalpleri titrer, kendilerine O'nun ayetleri okunduğunda bu onların imanını artırır ve onlar yalnızca Rablerine güvenirler." (Enfâl Suresi, 2)
İşte burada iman, sadece bir iddia olmaktan çıkıp vücut bulur; bağlılığın en somut hâline dönüşür.
İnsan, dışarıdaki sığınakları birer birer kaybettiğinde, çoğunlukla en çok kendine güvenmeye başlar. İşte asıl çetin imtihan tam da o an başlar. Öz güven kisvesi altında beliren bu durum; kişiyi sırat-ı müstakimden koparan bir sürece evrilebilir ve ruhuna kibrin gölgesini düşürebilir. Kendi gücüne ve aklına mutlak bir paye biçen nefis, kısa süre sonra inşa ettiği bu yapay kalenin de yıkılışıyla yüzleşmek zorunda kalır.
Böylece anlaşılır ki insan, ya beşer olmanın hudutlarını fark edip acziyetini anlayacak ya da o benlik denizinde boğulup gidecektir. Gerçek sığınak, fani varlıklar değil; varlığın da yokluğun da yegâne sahibi olan Yaratıcı’dır. Yalnızca O’na güvenmek, kalbin en büyük selameti ve kurtuluşun tek reçetesidir.
Nitekim peygamberlerin hayatlarına ve temel vasıflarına baktığımızda, bu hakikatin en mükemmel örneklerini görürüz. Onlar, beşerî imkânların tükendiği en çaresiz anlarda dahi Rablerine olan sarsılmaz teslimiyetlerini korumuşlardır. Sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v.), henüz peygamberlik görevi verilmeden önce bile toplumunda "El-Emin" (güvenilir) sıfatıyla anılıyordu. O, en zorlu anlarda da en güçlü olduğu zamanlarda da her daim tam bir teslimiyet sergilemiş; beşerî dağların karlar altında kaldığı o anlarda yalnız Allah’a sığınmıştır.
Güven; fani olanlarda aranacak ham bir ümit değil, doğrudan Cenab-ı Hakk’a duyulan teslimiyetin adıdır. Ne mutlu o kalplere ki; kibrin gölgesinden arınmış bir tevazu ile "Hasbinallahu ve ni'mel vekil" diyerek yalnız O'na dayanır, yalnız O'na güvenirler.
Tıpkı her gün, her vakit; her kıyam ve her kıraatte Fâtiha ile tekrar ettiğimiz o ilahi ahit gibi:
"İyyâke na'budu ve iyyâke nesta'în."
(Yalnızca Sana kulluk eder, yalnızca Senden yardım dileriz.)
Saygılarımla...
Aydın Babacan
Yazıya ifade bırak !
Bu yazıya hiç ifade kullanılmamış ilk ifadeyi siz kullanın.
Okuyucu Yorumları
(0)
Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.
