Mehmet Nuri BİNGÖL
Köşe Yazarı
Mehmet Nuri BİNGÖL
 

İslâmî Hükümlerle Yönetilen Bir Devlette Namazı İnatla ve İnkârla

İslâmî Hükümlerle Yönetilen Bir Devlette Namazı İnatla ve İnkârla Terk Etmenin Hükmü Namaz, İslâm’ın yalnızca ferdî hayatı ilgilendiren bir ibadeti değildir. Kur’ân’da defalarca emredilmiş, Resûlullah ﷺ tarafından dinin temel esaslarından biri olarak gösterilmiş ve Risale-i Nur’da insanın yaratılış gayesiyle doğrudan alaka kurulmuştur. Fakat bu meselede en başta yapılması gereken hassas durum şu: Namazın farziyetini inkâr etmek başka, farz olduğunu kabul ettiği hâlde namazı terk etmek başkadır. Bu iki hâli birbirine karıştırmak, hem fıkhî hem de itikadî açıdan isabetli değil. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Şüphesiz namaz, müminler üzerine vakitleri belirlenmiş bir farzdır.” (Nisâ, 4/103) Bir başka âyette: “Namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin ve rükû edenlerle beraber rükû edin.” (Bakara, 2/43) Namazın farziyeti konusunda Kur’ân'ın bu kadar açık hükümleri varken, namazın farz oluşunu bilerek, inatla ve dinî hükmü reddetme kastıyla inkâr etmek, sıradan bir günah meselesi değildir. Çünkü burada artık “Emre uymamak”tan ziyade Allah'ın kesin bir emrini reddetmek söz konusu. ** Namazı terk etmekle farziyetini inkâr etmek aynı değildir. Kur’ân-ı Kerim, namazı terk edenleri çok ciddi biçimde uyarır: “Sizi Sekar'a sürükleyen nedir?” Onlar derler ki: “Biz namaz kılanlardan değildik.” (Müddessir, 74/42-43) Yine: “Onlardan sonra namazı zayi eden ve şehvetlerine uyan bir nesil geldi. Onlar azgınlıklarının cezasını göreceklerdir.” (Meryem, 19/59) Bu âyetler namazı terk etmenin ne kadar ağır bir günah olduğunu gösterir. Fakat kişinin: “Namaz farzdır; Allah'ın emridir, fakat ben nefsime yeniliyorum.” demesi ile: “Namaz diye bir farz yoktur; namaz Allah'ın emri değildir.” demesi aynı değildir. Birincisinde günah ve itaatsizlik, ikincisinde ise farzı inkâr problemi ortaya çıkıyor.. Bu hususta Resûlullah ﷺ şöyle buyurmuştur: “Kişi ile şirk ve küfür arasında namazı terk etmek vardır.” (Müslim, Îmân, 134) Başka bir hadiste: “Bizimle onlar arasındaki ahid namazdır. Kim onu ( inkâr ederek) terk ederse küfre düşmüştür.” (Tirmizî, Îmân, 9; Nesâî, Salât, 8) Bu hadisler, namazın İslâm'daki yerinin ne kadar yüksek olduğunu göstermektedir. Ancak burada da âlimlerin yaptığı tekfir meselesindeki inceliği unutmamak gerek. Bazı âlimler bu hadisleri namazı tamamen terk eden kişinin küfrüne delil kabul etmiş; cumhur ise namazın farziyetini inkâr etmediği hâlde tembellik sebebiyle terk eden kimsenin durumunu küfürden farklı değerlendirmiştir. Dolayısıyla: “Namazı terk etmek çok ağır bir günahtır” hükmü ile “Namaz kılmayan her fert kesinlikle kâfirdir” hükmü aynı şey değildir. ** Risale-i Nur'da namazın mahiyetini Bediüzzaman Said Nursî şöyle izah eder: namaz yalnızca şekilden ibaret bir ibadet olarak değerlendirmez. Sözler'in Dördüncü Söz'ünde namazın insan hayatındaki yerini çok güçlü bir temsil üzerinden anlatır. İnsan hayatının yirmi dört saatlik sermayesinden her gün bir saatini namaza ayırmanın aklen ve mânen gerekli olduğunu ifade eder. Namazı terk etmenin ise insanın yaratılış gayesini ihmal etmek anlamına geldiğini vurgular. Dördüncü Söz'deki meşhur ifadeyle: “Namaz kılmak ne kadar kıymetli ve mühim, hem ne kadar ucuz ve az bir masraf ile kazanılır..." Bediüzzaman burada namazı, insanın bütün hayatını anlamlandıran bir kulluk vazifesi olarak gösterir. Yirmi Birinci Söz'ün Birinci Makamı, namazı terk etmenin zararlarını ve namazın insan üzerindeki faydalarını çok daha ayrıntılı ele alır. Bediüzzaman'ın yaklaşımında insanın en büyük vazifesi, Allah'a kulluktur. Dünya işleri, maişet, makam, meşguliyet ve nefsin arzuları insanı bu asli vazifeden uzaklaştırmamalıdır. Bu bakımdan namaz, insanın günlük hayatını Allah'ın huzurunda yeniden düzenleyen bir ubudiyet mihveridir. Namaz kılan insan, günde beş defa, “Ben başıboş değilim; beni yaratan ve idare eden bir Rabbim var.” şuurunu yeniler. Namazı inatla terk eden ise yalnızca bir ibadeti ihmal etmiş olmaz; kulluk şuurunu besleyen en önemli günlük vesilelerden birisini de terk etmiş olur. ** Risale-i Nur'un temel meselelerinden biri iman ile küfür arasındaki farkı açıklamak ve imanı tahkikî hâle getirmektir. Bu açıdan bakıldığında bir insanın: “Namazı kılmıyorum, günahkârım.” demesi ile: “Namaz diye bir farz yoktur.” demesi arasında büyük fark vardır. İlkinde kişi Allah'ın emrini kabul ettiği hâlde nefsine mağlup olmaktadır. İkincisinde ise Allah'ın açık emrini reddetme iddiası var. Bu sebeple fıkıh kitaplarında zarûrât-ı dîniyyeden olduğu kesin olarak bilinen bir hükmü inkâr etmek, sıradan bir günah gibi değerlendirilmemiştir. Fakat burada çok önemli bir ölçü devreye girer. Bir sözün küfür olması ile belirli bir kişinin kâfir olduğuna hükmetmek aynı şey değildir. Kişinin ne söylediği, ne kastettiği, hükmü gerçekten bilip bilmediği, yanlış anlayıp anlamadığı ve kendisine hakikatin açıklanıp açıklanmadığı gibi hususlar dikkate alınmalıdır. ** İslâmî devlet meselesi Buradan “İslâmî hükümlerle yönetilen bir devlet namaz kılmayan herkese zorla namaz kıldırmalıdır” gibi basit bir sonuç çıkarmak doğru değildir. İslâm hukukunda emr-i bi'l-ma'ruf ve nehy-i ani'l-münker vardır. Namazın toplum hayatındaki yeri korunur; fakat hukukî yaptırım, kişilerin kendi ellerine bırakılmaz. Çünkü Kur'ân adaleti emreder: “Şüphesiz Allah adaleti, iyiliği ve akrabaya yardım etmeyi emreder; hayâsızlığı, kötülüğü ve azgınlığı yasaklar.” (Nahl, 16/90) Ayrıca, bir diğer ayet de şunu der bize. “Bir topluluğa olan kininiz sizi adaletsizliğe sevk etmesin. Adaletli olun; bu takvaya daha yakındır.” (Mâide, 5/8) Dolayısıyla İslâmî yönetimde bile ceza vermek şahısların işi değildir. Hukukî süreç, yetkili merciler, deliller, şartlar ve ilgili fıkhî hükümler çerçevesinde yürütülür. Zira İslâm'ın hedefi insanı Allah'a yaklaştırmaktır Bu mevzuda Risale-i Nur'un genel metodolojisinde özellikle önemlidir. Bediüzzaman'ın iman hizmetinde temel mesele, insanı ikna ederek, tahkikî imana ulaştırarak ve kalbini Allah'a bağlayarak ibadete yönlendirmektir. İnsan yalnızca devlet baskısından dolayı namaz kılıyorsa, o namaz ihlaslı değildir, dış görünüştedir; hata riyakârlıktır. Halbuki namazın asıl gayesi olan ubudiyet ve marifetullah şuuru yeterince oluşmamıştır daha. Buna karşılık Allah'ın huzurunda olduğunu bilen insan için namaz bir yük değil, bir ihtiyaç hâline gelir. Bu sebepten Risale-i Nur'un iman merkezli yaklaşımı bize şu hakikati hatırlatır. Namazı korumanın en sağlam yolu, namazın farziyetini sadece hukukî bir emir olarak değil, imanî bir hakikat olarak kavratmaktır. Sözü uzatmayalım. Kur'ân, sünnet ve Risale-i Nur perspektifinden meseleye baktığımızda şöyle bir tablo ortaya çıkar: 1. Namaz kesin bir farzdır. 2. Namazı terk etmek son derece ağır bir günahtır. 3. Namazın farziyetini, bile bile ve inatla inkâr etmek ise terk etmekten daha farklı ve çok daha ağır bir itikadî meseledir. 4. Kişinin tekfir edilmesi, sırf “namaz kılmıyor” denilerek bireysel biçimde yapılabilecek bir iş değildir. 5. İslâmî yönetimde dinî hükümler hukuk ve adalet çerçevesinde uygulanır; şahısların kendi başlarına ceza vermeleri söz konusu değildir. 6. Risale-i Nur açısından kalıcı çözüm, insanın kalbine tahkikî imanı ve ubudiyet şuurunu yerleştirmektir. Netice itibarıyla namaz, İslâm'ın hayat damarlarından biridir. Onu tembellikle terk etmek büyük bir vebal; Allah'ın kesin farzını bilerek ve inatla inkâr etmek ise çok daha ağır bir itikadî tehlikedir. Fakat bu ağırlık, Müslümanların birbirlerine karşı keyfî biçimde hüküm vermesine değil; ilim, hikmet, irşad ve adaletle hareket etmesine vesile olmalıdır. “Şüphesiz namaz, müminler üzerine vakitleri belirlenmiş bir farzdır.” (Nisâ, 4/103) Ve Risale-i Nur'un iman merkezli perspektifiyle meseleye baktığımızda, asıl hedefin yalnızca insanın namaz kılmasını sağlamak değildir. Namazı neden kıldığını bilen, Rabbini tanıyan ve ibadeti gönüllü bir kulluk şuuruyla yerine getiren insanlar yetiştirmektir. Mehmet Nuri Bingöl
Ekleme Tarihi: 12 Eylül 2026 -Cumartesi

İslâmî Hükümlerle Yönetilen Bir Devlette Namazı İnatla ve İnkârla

İslâmî Hükümlerle Yönetilen Bir Devlette Namazı İnatla ve İnkârla Terk Etmenin Hükmü Namaz, İslâm’ın yalnızca ferdî hayatı ilgilendiren bir ibadeti değildir. Kur’ân’da defalarca emredilmiş, Resûlullah ﷺ tarafından dinin temel esaslarından biri olarak gösterilmiş ve Risale-i Nur’da insanın yaratılış gayesiyle doğrudan alaka kurulmuştur. Fakat bu meselede en başta yapılması gereken hassas durum şu: Namazın farziyetini inkâr etmek başka, farz olduğunu kabul ettiği hâlde namazı terk etmek başkadır. Bu iki hâli birbirine karıştırmak, hem fıkhî hem de itikadî açıdan isabetli değil. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Şüphesiz namaz, müminler üzerine vakitleri belirlenmiş bir farzdır.” (Nisâ, 4/103) Bir başka âyette: “Namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin ve rükû edenlerle beraber rükû edin.” (Bakara, 2/43) Namazın farziyeti konusunda Kur’ân'ın bu kadar açık hükümleri varken, namazın farz oluşunu bilerek, inatla ve dinî hükmü reddetme kastıyla inkâr etmek, sıradan bir günah meselesi değildir. Çünkü burada artık “Emre uymamak”tan ziyade Allah'ın kesin bir emrini reddetmek söz konusu. ** Namazı terk etmekle farziyetini inkâr etmek aynı değildir. Kur’ân-ı Kerim, namazı terk edenleri çok ciddi biçimde uyarır: “Sizi Sekar'a sürükleyen nedir?” Onlar derler ki: “Biz namaz kılanlardan değildik.” (Müddessir, 74/42-43) Yine: “Onlardan sonra namazı zayi eden ve şehvetlerine uyan bir nesil geldi. Onlar azgınlıklarının cezasını göreceklerdir.” (Meryem, 19/59) Bu âyetler namazı terk etmenin ne kadar ağır bir günah olduğunu gösterir. Fakat kişinin: “Namaz farzdır; Allah'ın emridir, fakat ben nefsime yeniliyorum.” demesi ile: “Namaz diye bir farz yoktur; namaz Allah'ın emri değildir.” demesi aynı değildir. Birincisinde günah ve itaatsizlik, ikincisinde ise farzı inkâr problemi ortaya çıkıyor.. Bu hususta Resûlullah ﷺ şöyle buyurmuştur: “Kişi ile şirk ve küfür arasında namazı terk etmek vardır.” (Müslim, Îmân, 134) Başka bir hadiste: “Bizimle onlar arasındaki ahid namazdır. Kim onu ( inkâr ederek) terk ederse küfre düşmüştür.” (Tirmizî, Îmân, 9; Nesâî, Salât, 8) Bu hadisler, namazın İslâm'daki yerinin ne kadar yüksek olduğunu göstermektedir. Ancak burada da âlimlerin yaptığı tekfir meselesindeki inceliği unutmamak gerek. Bazı âlimler bu hadisleri namazı tamamen terk eden kişinin küfrüne delil kabul etmiş; cumhur ise namazın farziyetini inkâr etmediği hâlde tembellik sebebiyle terk eden kimsenin durumunu küfürden farklı değerlendirmiştir. Dolayısıyla: “Namazı terk etmek çok ağır bir günahtır” hükmü ile “Namaz kılmayan her fert kesinlikle kâfirdir” hükmü aynı şey değildir. ** Risale-i Nur'da namazın mahiyetini Bediüzzaman Said Nursî şöyle izah eder: namaz yalnızca şekilden ibaret bir ibadet olarak değerlendirmez. Sözler'in Dördüncü Söz'ünde namazın insan hayatındaki yerini çok güçlü bir temsil üzerinden anlatır. İnsan hayatının yirmi dört saatlik sermayesinden her gün bir saatini namaza ayırmanın aklen ve mânen gerekli olduğunu ifade eder. Namazı terk etmenin ise insanın yaratılış gayesini ihmal etmek anlamına geldiğini vurgular. Dördüncü Söz'deki meşhur ifadeyle: “Namaz kılmak ne kadar kıymetli ve mühim, hem ne kadar ucuz ve az bir masraf ile kazanılır..." Bediüzzaman burada namazı, insanın bütün hayatını anlamlandıran bir kulluk vazifesi olarak gösterir. Yirmi Birinci Söz'ün Birinci Makamı, namazı terk etmenin zararlarını ve namazın insan üzerindeki faydalarını çok daha ayrıntılı ele alır. Bediüzzaman'ın yaklaşımında insanın en büyük vazifesi, Allah'a kulluktur. Dünya işleri, maişet, makam, meşguliyet ve nefsin arzuları insanı bu asli vazifeden uzaklaştırmamalıdır. Bu bakımdan namaz, insanın günlük hayatını Allah'ın huzurunda yeniden düzenleyen bir ubudiyet mihveridir. Namaz kılan insan, günde beş defa, “Ben başıboş değilim; beni yaratan ve idare eden bir Rabbim var.” şuurunu yeniler. Namazı inatla terk eden ise yalnızca bir ibadeti ihmal etmiş olmaz; kulluk şuurunu besleyen en önemli günlük vesilelerden birisini de terk etmiş olur. ** Risale-i Nur'un temel meselelerinden biri iman ile küfür arasındaki farkı açıklamak ve imanı tahkikî hâle getirmektir. Bu açıdan bakıldığında bir insanın: “Namazı kılmıyorum, günahkârım.” demesi ile: “Namaz diye bir farz yoktur.” demesi arasında büyük fark vardır. İlkinde kişi Allah'ın emrini kabul ettiği hâlde nefsine mağlup olmaktadır. İkincisinde ise Allah'ın açık emrini reddetme iddiası var. Bu sebeple fıkıh kitaplarında zarûrât-ı dîniyyeden olduğu kesin olarak bilinen bir hükmü inkâr etmek, sıradan bir günah gibi değerlendirilmemiştir. Fakat burada çok önemli bir ölçü devreye girer. Bir sözün küfür olması ile belirli bir kişinin kâfir olduğuna hükmetmek aynı şey değildir. Kişinin ne söylediği, ne kastettiği, hükmü gerçekten bilip bilmediği, yanlış anlayıp anlamadığı ve kendisine hakikatin açıklanıp açıklanmadığı gibi hususlar dikkate alınmalıdır. ** İslâmî devlet meselesi Buradan “İslâmî hükümlerle yönetilen bir devlet namaz kılmayan herkese zorla namaz kıldırmalıdır” gibi basit bir sonuç çıkarmak doğru değildir. İslâm hukukunda emr-i bi'l-ma'ruf ve nehy-i ani'l-münker vardır. Namazın toplum hayatındaki yeri korunur; fakat hukukî yaptırım, kişilerin kendi ellerine bırakılmaz. Çünkü Kur'ân adaleti emreder: “Şüphesiz Allah adaleti, iyiliği ve akrabaya yardım etmeyi emreder; hayâsızlığı, kötülüğü ve azgınlığı yasaklar.” (Nahl, 16/90) Ayrıca, bir diğer ayet de şunu der bize. “Bir topluluğa olan kininiz sizi adaletsizliğe sevk etmesin. Adaletli olun; bu takvaya daha yakındır.” (Mâide, 5/8) Dolayısıyla İslâmî yönetimde bile ceza vermek şahısların işi değildir. Hukukî süreç, yetkili merciler, deliller, şartlar ve ilgili fıkhî hükümler çerçevesinde yürütülür. Zira İslâm'ın hedefi insanı Allah'a yaklaştırmaktır Bu mevzuda Risale-i Nur'un genel metodolojisinde özellikle önemlidir. Bediüzzaman'ın iman hizmetinde temel mesele, insanı ikna ederek, tahkikî imana ulaştırarak ve kalbini Allah'a bağlayarak ibadete yönlendirmektir. İnsan yalnızca devlet baskısından dolayı namaz kılıyorsa, o namaz ihlaslı değildir, dış görünüştedir; hata riyakârlıktır. Halbuki namazın asıl gayesi olan ubudiyet ve marifetullah şuuru yeterince oluşmamıştır daha. Buna karşılık Allah'ın huzurunda olduğunu bilen insan için namaz bir yük değil, bir ihtiyaç hâline gelir. Bu sebepten Risale-i Nur'un iman merkezli yaklaşımı bize şu hakikati hatırlatır. Namazı korumanın en sağlam yolu, namazın farziyetini sadece hukukî bir emir olarak değil, imanî bir hakikat olarak kavratmaktır. Sözü uzatmayalım. Kur'ân, sünnet ve Risale-i Nur perspektifinden meseleye baktığımızda şöyle bir tablo ortaya çıkar: 1. Namaz kesin bir farzdır. 2. Namazı terk etmek son derece ağır bir günahtır. 3. Namazın farziyetini, bile bile ve inatla inkâr etmek ise terk etmekten daha farklı ve çok daha ağır bir itikadî meseledir. 4. Kişinin tekfir edilmesi, sırf “namaz kılmıyor” denilerek bireysel biçimde yapılabilecek bir iş değildir. 5. İslâmî yönetimde dinî hükümler hukuk ve adalet çerçevesinde uygulanır; şahısların kendi başlarına ceza vermeleri söz konusu değildir. 6. Risale-i Nur açısından kalıcı çözüm, insanın kalbine tahkikî imanı ve ubudiyet şuurunu yerleştirmektir. Netice itibarıyla namaz, İslâm'ın hayat damarlarından biridir. Onu tembellikle terk etmek büyük bir vebal; Allah'ın kesin farzını bilerek ve inatla inkâr etmek ise çok daha ağır bir itikadî tehlikedir. Fakat bu ağırlık, Müslümanların birbirlerine karşı keyfî biçimde hüküm vermesine değil; ilim, hikmet, irşad ve adaletle hareket etmesine vesile olmalıdır. “Şüphesiz namaz, müminler üzerine vakitleri belirlenmiş bir farzdır.” (Nisâ, 4/103) Ve Risale-i Nur'un iman merkezli perspektifiyle meseleye baktığımızda, asıl hedefin yalnızca insanın namaz kılmasını sağlamak değildir. Namazı neden kıldığını bilen, Rabbini tanıyan ve ibadeti gönüllü bir kulluk şuuruyla yerine getiren insanlar yetiştirmektir. Mehmet Nuri Bingöl
Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve haber111.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.