Mehmet Nuri BİNGÖL
Köşe Yazarı
Mehmet Nuri BİNGÖL
 

Bâkî Meyveyi Ararken Fânîye Takılmak

Bâkî Meyveyi Ararken Fânîye Takılmak (Eğitim Yılındaki İlk Emekli Günüm) İnsan garip bir varlık… O müstesna ve "Halife-i arz" olan nevimizin kalbine bakılığında, orada dünyaya sığmayacak kadar büyük arzular görürsünüz. Sevilmek ister; fakat sevgisinin bitmesini istemez. Yaşamak ister; fakat ölüm düşüncesinden müthiş ürperir. Güzelliğe hayran olur; fakat güzelliğin solmasına razı olmaz. Dostluk ister; fakat ayrılığın acısını taşımayamaz. İnsanın içindeki aşk-ı beka, bu çelişkilerin en dikkat çekici olanıdır. Bediüzzaman'ın ekseri satırlarında dikkat çektiği hakikat da buraya bakar. İnsan, fıtratında çok kuvvetli bir beka sevgisi taşır. Fakat ne yazık ki, çoğu zaman, bu sevgiyi yanlış yere yönlendirip ebediyeti kazanmak için verilmiş bu arzuyu fânî dünyada tatmin etmeye çalışır ve muamma perdesiyle sualler, sualler, sualler tam da burada ortaya çıkar. İnsan neden fânî olana bu kadar bağlanır peki? Çünkü insan, kendisindeki büyük duyguların hakiki adresini her zaman göremez; nefis ve cinni-insi şeytanlar his yanıltmasıyla - galat-ı his- kalp hamulesini zangır zangır depretir. Bir çiçeği sever. Çiçeğin güzelliği hoşuna gider. Sonra o çiçek solar. Kendisi gibi fani birini sever. Onun yüzündeki tebessümden, dostluğundan, sohbetinden lezzet alır. Fakat kendisi gibi o da fanidir. ** Evlat yetiştirken bir yandan dünyevi- uhrevi geleceğini de düşünür, onunla yaşlanmak ister dünyada. Fakat zaman ilerler; çocuk büyür, anne-baba yaşlanır, ayrılıklar kapıyı çalar. Bütün bunlar karşısında sanki şöyle deriz bıkıp usanmadan: “Bunları kaybetmek istemiyorum!” Aslında bu itiraz yalnızca çiçeğe, dosta, evlada veya dünyaya ait değildir. Bunun arkasında çok daha derin bir hakikat vardır, o da insan kalbinin aslında beka istemesi... Lâkin insanın kendi başına sahip olamayacağı bir şeyi, fânî varlıklarda araması onu sürekli hayal kırıklığına uğratıyor. ** İnsanı bir açıdan aciz, bir yandan da kendi kendisiyle kavgalı kılan bir diğer husus ise ene, yani “benlik” diye bilinen kahredici histir elbet. Kendisini merkeze koyduğu zaman hadise ve varlıklara karşı insanın bakışı değişir. O, güzelliğin kaynağı yerine güzelliğin kendisine takılır. Muhabbetin hakiki menbaı yerine sevilen fânî varlığa bağlanır. Beka arzusunun Allah'a bakan yönünü görmek yerine, fânî şeylerin devamını ister. Bu nevi oyalanmalarla insan, aynada gördüğü güzelliği aynanın kendisindenmiş diye bilince dünya imtihanını kaybetmiş demektir. Oysa ayna yalnızca gösterir. Çiçek yalnızca, tüm güzel varlıklara güzelliğini veren Güzeller Güzeli(cc)ne işaret eder. İnsan yalnızca bir güzellik emanetçisidir. Asıl güzellik ise Cemîl-i Mutlak'a aittir. Üstad Bediüzzaman'ın işaret ettiği ince nokta burada ortaya çıkıyor: İnsan, bir varlığı veya güzelliği severken aslında farkında olmadan mutlak kemalin bir gölgesine yöneliyor olabilir. Demek ki sevgi hissi, doğru okunduğunda; ona "güzel baktığında" insanı dünyaya hapsetmez; Allah'a götürür. ** Bir başka dikkat çekici nokta da şudur: İnsan, fânî şeylerden bile kendisine “bâkî meyveler” verilmesini ister. Bu ne demek peki? Herkesin malumu: Bir insanın yaptığı iyiliğin kalıcı olmasını isteriz çok zaman. İçerisinde olduğumuz "Egitim Haftası" münasebetince çocuklarımızın güzelce yetişmesini hahişle arzularız. Bir dostluğun hatırasının hep devam etmesini isteyip serdedilen bir güzel sözün unutulmamasını isteriz. Bütün edebiyat ürünleri bu arzudan doğmamış mıdır? Rabbim tarafından yaptırılan bir hayrın bizden sonra da sürmesini isteriz. Demek ki insanın fıtratında yalnızca “yaşamak” değil, yaşadıklarının manalı ve kalıcı olmasını istemek de var. Bu bakımdan iman, insanın beka arzusuna en büyük cevabı verir. Çünkü iman bizlere şunları -adeta haykırarak, en gür sesiyle- şunları söylemektedir: Hakiki hiçbir güzellik zayi olmaz. Allah için yapılan amellerin, AHLAKİ UMDELERİN umumu birden kaybolmaz. Allah adına sevilen bir şey, faniliğin içinde boğulmaz. Samimi bir dua, bir iyilik, bir merhamet, bir güzel ahlâk; görünüşte dünyada küçük bir iz bıraksa bile Allah'ın ilminde ve rahmetinde karşılıksız değildir. ** Tekrar tekrar, çokça, bazen günde beş yüz defa zikretmemiz istenilen, “Allah bize yeter; O ne güzel vekildir.” cümlesini -emir gereği- dememiz, yukarıda izah edilen ruh hâlinin adeta özeti gibidir. İnsanın bütün dayanakları fânîdir. Mal, makam, sağlık durumu, sevdiğimiz insanlar değişir; hatta insanın kendi bedeni bile değişir. Fakat Allah'ın kudreti değişmez. İşte insan, fânî dayanakların elinden kurtulup Bâkî olana yöneldiğinde kalbinde farklı bir güven meydana gelir. “Hasbinallah”, yalnızca sıkıntı anında söylenecek bir teselli cümlesi değildir ayrıca. Aynı zamanda kalbin yönünü belirleyen bir iman cümlesidir: “Ben fânî olanların peşinde tükenmeyeceğim. Bâkî olana dayanacağım.” şuur ve kararının ilan edilmesidir alem-i misal ve şehadete... ** Mesele dünya ve içindekilere sevgiyi öldürmek değil, o hissin yönünü düzeltmektir Burada çok önemli bir yanlış anlaşılmanın önüne geçmek gerekir. İslam, insana “sevme” demez. Aksine insanın sevmesini, merhamet etmesini, dostluk kurmasını, ailesine bağlanmasını, güzelliği takdir etmesini fıtrî bir hal olarak kabul eder. Mesele sevgiyi yok etmek değil, sevgiyi doğru yere bağlamaktır. Bir çiçeği sevmek, ondaki Allah'ın Cemîl isminin bir tecellisini sevmek olmalıdır. Bir insanı severiz; çünkü onda Allah'ın rahmet ve lütuf eserlerini görürüz. Evladımızı severiz; fakat onu Allah'ın bize verdiği bir emanet biliriz. Daha diğer mahbuplara da böyle bakıldığında fânî olan şeyler insanın kalbini parçalamak yerine Bâkî'ye açılan pencereler hâline gelir. ** Son sözümüz şöyle: Belki de insanın en büyük yanılgılarından biri şu. Ebedî bir kalple fânî şeylerden ebediyet beklemek. Oysa kalbimize konulan beka arzusu boşuna değildir. İnsan, sonsuzluğu istediği için garip değildir; tam tersine, fıtratındaki bu arzu onun ebedî bir âleme bakan yönünü gösterir. Mesele, bu arzunun adresini bulmaktır. Fânîlerin peşinde koşarak beka aramak, insanı yorar. Bâkî-i Zülcelâl'e yönelerek beka aramak ise kalbi dinlendirir. İşte o zaman insan, elinden gidenlere yalnızca “kaybettim” diye bakmaz. Her fânînin arkasında bir Bâkî bulunduğunu görür ve gönülden: “Hasbinallah ve ni'mel vekîl…” der. Çünkü bilir ki: Fânî olan gider; fakat Bâkî'nin huzurunda yapılan hiçbir şey hakikaten kaybolmaz. (14.09.2026- Birecik) Mehmet Nuri Bingöl
Ekleme Tarihi: 14 Eylül 2026 -Pazartesi

Bâkî Meyveyi Ararken Fânîye Takılmak

Bâkî Meyveyi Ararken Fânîye Takılmak (Eğitim Yılındaki İlk Emekli Günüm) İnsan garip bir varlık… O müstesna ve "Halife-i arz" olan nevimizin kalbine bakılığında, orada dünyaya sığmayacak kadar büyük arzular görürsünüz. Sevilmek ister; fakat sevgisinin bitmesini istemez. Yaşamak ister; fakat ölüm düşüncesinden müthiş ürperir. Güzelliğe hayran olur; fakat güzelliğin solmasına razı olmaz. Dostluk ister; fakat ayrılığın acısını taşımayamaz. İnsanın içindeki aşk-ı beka, bu çelişkilerin en dikkat çekici olanıdır. Bediüzzaman'ın ekseri satırlarında dikkat çektiği hakikat da buraya bakar. İnsan, fıtratında çok kuvvetli bir beka sevgisi taşır. Fakat ne yazık ki, çoğu zaman, bu sevgiyi yanlış yere yönlendirip ebediyeti kazanmak için verilmiş bu arzuyu fânî dünyada tatmin etmeye çalışır ve muamma perdesiyle sualler, sualler, sualler tam da burada ortaya çıkar. İnsan neden fânî olana bu kadar bağlanır peki? Çünkü insan, kendisindeki büyük duyguların hakiki adresini her zaman göremez; nefis ve cinni-insi şeytanlar his yanıltmasıyla - galat-ı his- kalp hamulesini zangır zangır depretir. Bir çiçeği sever. Çiçeğin güzelliği hoşuna gider. Sonra o çiçek solar. Kendisi gibi fani birini sever. Onun yüzündeki tebessümden, dostluğundan, sohbetinden lezzet alır. Fakat kendisi gibi o da fanidir. ** Evlat yetiştirken bir yandan dünyevi- uhrevi geleceğini de düşünür, onunla yaşlanmak ister dünyada. Fakat zaman ilerler; çocuk büyür, anne-baba yaşlanır, ayrılıklar kapıyı çalar. Bütün bunlar karşısında sanki şöyle deriz bıkıp usanmadan: “Bunları kaybetmek istemiyorum!” Aslında bu itiraz yalnızca çiçeğe, dosta, evlada veya dünyaya ait değildir. Bunun arkasında çok daha derin bir hakikat vardır, o da insan kalbinin aslında beka istemesi... Lâkin insanın kendi başına sahip olamayacağı bir şeyi, fânî varlıklarda araması onu sürekli hayal kırıklığına uğratıyor. ** İnsanı bir açıdan aciz, bir yandan da kendi kendisiyle kavgalı kılan bir diğer husus ise ene, yani “benlik” diye bilinen kahredici histir elbet. Kendisini merkeze koyduğu zaman hadise ve varlıklara karşı insanın bakışı değişir. O, güzelliğin kaynağı yerine güzelliğin kendisine takılır. Muhabbetin hakiki menbaı yerine sevilen fânî varlığa bağlanır. Beka arzusunun Allah'a bakan yönünü görmek yerine, fânî şeylerin devamını ister. Bu nevi oyalanmalarla insan, aynada gördüğü güzelliği aynanın kendisindenmiş diye bilince dünya imtihanını kaybetmiş demektir. Oysa ayna yalnızca gösterir. Çiçek yalnızca, tüm güzel varlıklara güzelliğini veren Güzeller Güzeli(cc)ne işaret eder. İnsan yalnızca bir güzellik emanetçisidir. Asıl güzellik ise Cemîl-i Mutlak'a aittir. Üstad Bediüzzaman'ın işaret ettiği ince nokta burada ortaya çıkıyor: İnsan, bir varlığı veya güzelliği severken aslında farkında olmadan mutlak kemalin bir gölgesine yöneliyor olabilir. Demek ki sevgi hissi, doğru okunduğunda; ona "güzel baktığında" insanı dünyaya hapsetmez; Allah'a götürür. ** Bir başka dikkat çekici nokta da şudur: İnsan, fânî şeylerden bile kendisine “bâkî meyveler” verilmesini ister. Bu ne demek peki? Herkesin malumu: Bir insanın yaptığı iyiliğin kalıcı olmasını isteriz çok zaman. İçerisinde olduğumuz "Egitim Haftası" münasebetince çocuklarımızın güzelce yetişmesini hahişle arzularız. Bir dostluğun hatırasının hep devam etmesini isteyip serdedilen bir güzel sözün unutulmamasını isteriz. Bütün edebiyat ürünleri bu arzudan doğmamış mıdır? Rabbim tarafından yaptırılan bir hayrın bizden sonra da sürmesini isteriz. Demek ki insanın fıtratında yalnızca “yaşamak” değil, yaşadıklarının manalı ve kalıcı olmasını istemek de var. Bu bakımdan iman, insanın beka arzusuna en büyük cevabı verir. Çünkü iman bizlere şunları -adeta haykırarak, en gür sesiyle- şunları söylemektedir: Hakiki hiçbir güzellik zayi olmaz. Allah için yapılan amellerin, AHLAKİ UMDELERİN umumu birden kaybolmaz. Allah adına sevilen bir şey, faniliğin içinde boğulmaz. Samimi bir dua, bir iyilik, bir merhamet, bir güzel ahlâk; görünüşte dünyada küçük bir iz bıraksa bile Allah'ın ilminde ve rahmetinde karşılıksız değildir. ** Tekrar tekrar, çokça, bazen günde beş yüz defa zikretmemiz istenilen, “Allah bize yeter; O ne güzel vekildir.” cümlesini -emir gereği- dememiz, yukarıda izah edilen ruh hâlinin adeta özeti gibidir. İnsanın bütün dayanakları fânîdir. Mal, makam, sağlık durumu, sevdiğimiz insanlar değişir; hatta insanın kendi bedeni bile değişir. Fakat Allah'ın kudreti değişmez. İşte insan, fânî dayanakların elinden kurtulup Bâkî olana yöneldiğinde kalbinde farklı bir güven meydana gelir. “Hasbinallah”, yalnızca sıkıntı anında söylenecek bir teselli cümlesi değildir ayrıca. Aynı zamanda kalbin yönünü belirleyen bir iman cümlesidir: “Ben fânî olanların peşinde tükenmeyeceğim. Bâkî olana dayanacağım.” şuur ve kararının ilan edilmesidir alem-i misal ve şehadete... ** Mesele dünya ve içindekilere sevgiyi öldürmek değil, o hissin yönünü düzeltmektir Burada çok önemli bir yanlış anlaşılmanın önüne geçmek gerekir. İslam, insana “sevme” demez. Aksine insanın sevmesini, merhamet etmesini, dostluk kurmasını, ailesine bağlanmasını, güzelliği takdir etmesini fıtrî bir hal olarak kabul eder. Mesele sevgiyi yok etmek değil, sevgiyi doğru yere bağlamaktır. Bir çiçeği sevmek, ondaki Allah'ın Cemîl isminin bir tecellisini sevmek olmalıdır. Bir insanı severiz; çünkü onda Allah'ın rahmet ve lütuf eserlerini görürüz. Evladımızı severiz; fakat onu Allah'ın bize verdiği bir emanet biliriz. Daha diğer mahbuplara da böyle bakıldığında fânî olan şeyler insanın kalbini parçalamak yerine Bâkî'ye açılan pencereler hâline gelir. ** Son sözümüz şöyle: Belki de insanın en büyük yanılgılarından biri şu. Ebedî bir kalple fânî şeylerden ebediyet beklemek. Oysa kalbimize konulan beka arzusu boşuna değildir. İnsan, sonsuzluğu istediği için garip değildir; tam tersine, fıtratındaki bu arzu onun ebedî bir âleme bakan yönünü gösterir. Mesele, bu arzunun adresini bulmaktır. Fânîlerin peşinde koşarak beka aramak, insanı yorar. Bâkî-i Zülcelâl'e yönelerek beka aramak ise kalbi dinlendirir. İşte o zaman insan, elinden gidenlere yalnızca “kaybettim” diye bakmaz. Her fânînin arkasında bir Bâkî bulunduğunu görür ve gönülden: “Hasbinallah ve ni'mel vekîl…” der. Çünkü bilir ki: Fânî olan gider; fakat Bâkî'nin huzurunda yapılan hiçbir şey hakikaten kaybolmaz. (14.09.2026- Birecik) Mehmet Nuri Bingöl
Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve haber111.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.